AnaSayfa
  • Kuran-ı Kerim
    Kuran-ı Kerim Oku
  • Sevgili Peygamberim
    Sevgili Peygamberim Oku
    Sevgili Peygamberim Dinle
  • Ehl-i Sünnet Kitapları
  • İletişim
  1. Anasayfa
  2. Altın Nasihatler
  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    Şu üç şey takvânın icâbıdır Birincisi; Allahü teâlâyı tanıyıp O’na şirk koşmamak. İkincisi; Allahü teâlâya itaat edip, isyan etmemek. Üçüncüsü; Allahü teâlâyı anıp O’nu unutmamaktır.


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    Takvâ hakkında Allahü teâlâ, Hucurât sûresi onüçüncü âyet-i kerîmede meâlen; “Allahü teâlâ indinde en yükseğiniz, O’ndan ençok korkanınızdır” buyurdu. Ebû Sa’îd-i Hudrî ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullaha ( aleyhisselâm ) bir kimse gelip; “Yâ Resûlallah, bana nasihat buyur, hangi amele devam edeceğimi bildir” deyince, Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Sen takvâ üzere ol. Zîrâ takvâ bütün iyilikleri kendinde toplamaktadır. Sen cihâda devam et. Zîrâ cihâd, İslâm dîninin ruhbanlığıdır. Sen Allahü teâlâyı zikretmeğe devam et. Zîrâ Allahü teâlânın zikri, senin için nûr ve hidâyettir” buyurdu.


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    Anlatılır ki, İbrâhim bin Edhem (kuddise sirruh), bir yere da’vet edilmişti. İbrâhim bin Edhem ( radıyallahü anh ) oraya vardığında, gelmesi gereken fakat daha gelmemiş olan birisi hakkında; “O zâten ağır adamdır” dediler, İbrâhim bin Edhem (kuddise sirruh) “Keşke buraya gelmeseydim. Çünkü, burada gıybet yapılmaktadır” dedi.


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    Gıybet hakkında Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Ey mü’minler! Zannın çoğundan sakınınız! Çünkü, zan etmenin ba’zısı günâh olur. Birbirinizin kusurunu araştırmayın! Birbirinizi gıybet etmeyin!” (Hucurât-12) buyurdu. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrlarında bulunan birisi, orada bulunmayan birisi hakkında; “Ne kadar da âciz birisi!” deyince, Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Kardeşinizin etini yediniz. Çünkü onu gıybet ettiniz” buyurdu. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma; “Gıybetten tövbe ederek ölen kimse, Cennete girenlerin sonuncusu olacaktır. Gıybete devam ettiği hâlde ölen kimse ise, Cehenneme girenlerin ilki olacaktır” diye vahyetti.


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    Tövbe, yapılış gayesine göre üç çeşittir. Birincisi, herkesin bildiği tövbedir. O da; günâhından dolayı ceza görmekten kurtulmak için tövbe eden kimsenin tövbesidir. İkincisi; “İnâbe”dir ki, bu da; daha fazla sevâba ve yüksek derecelere kavuşmak isteyen kimsenin tövbesidir. Üçüncüsü de; “evbe”dir ki, o da; sevâb arzusu veya azap korkusundan değil, yalnız Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için yapılan tövbedir.


  • Ebû Ali Dakîk (Rahmetullahi aleyh)

    “Birisi tövbe ettikten sonra, tekrar kötülüklere dalmıştı. Bir ara kendi kendine; “Tekrar tövbeye dönsem, acaba hâlim ne olur? Önceki tövbemi de bozdum” diye düşündü. Bu sırada gizliden gelen bir ses kendisine; “Ey Filân! Sen bize itaat ettin, biz sana teşekkür ettik. Bizi terkettin. Sana mühlet verdik. Eğer tekrar bize dönersen, seni yine kabûl ederiz!” diye seslendi. O şahıs, bu sesi duyup tekrar tövbe etti. Allahü teâlâya itaat üzere bulundu. Hâlis niyetle günahlarına pişman olup, kalbi kötülüklerin pisliğinden temizlendi.”


  • Ebû Amr bin Nahîd (Rahmetullahi aleyh)

    “Gençliğimde, büyük âlim Ebû Osman Hayrî’nin sohbetlerine gidip gelirdim. Sözleri ve sohbetleri bana te’sîr edip tövbe etmiştim. Fakat bir ara, onun sohbetlerine gitmez oldum. Onu gördüğümde, kendisinden kaçar oldum. Birgün yolda karşıdan gelirken onu görünce yolumu değiştirdim. Fakat o, ta’kib edip bana yetişti; “Ey oğul! Seni sâdece ma’sûm günahsız bir çocuk olduğun için seven birisinden kaçıyor, onunla beraber olmak istemiyorsun. Ondan sana dâima fâide gelir” dedi. Bunun üzerine, ben tekrar tövbe edip, onun sohbetlerine devam ettim. Bir daha iyi yoldan ve sâlih kimselerden ayrılmadım. Bu sayede kötülüklerden uzak kaldım.”


  • Ebû Süleymân Râzî (Rahmetullahi aleyh)

    “Güzel şeylerden bahseden birisinin yanına gitmiştim. Anlattıkları kalbime te’sîr etti. Yanından kalkıp gidince, o zâtın anlattıklarının te’sîri kayboldu. Tekrar yanına dönüp onu dinleyince, o güzel hâl kalbimde yine hâsıl oldu. Fakat oradan ayrılıp eve giderken, o hâl kalbimden yine kayboldu. Üçüncü defa o zâtın yanına gidip, sözlerini dinleyince, o güzel hâl kalbimde yine hâsıl oldu. Evime kadar, o hâlim devam etti. O mübârek zâtın yanına çok gidip gelmekle, onunla beraber olmakla, kalbimde Allahü teâlânın emirlerine uymak, şevki meydana geldi. Allahü teâlânın emirlerine karşı gelme, hâli kırıldı.”


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    Sâlih, iyi ve temiz arkadaşlar, onun cehâletten ilme, kibirden hilme ve cimrilikten cömertliğe, dünyâ hırsı ve ona düşkün olmaktan kanâate, uzun emel sahibi olmaktan zühde (dünyâya rağbet etmemeye), ayrılıktan birliğe, hep kendisini düşünüp, kendisi için istemekten başkalarını kendisine tercih etmeye, ya’nî Îsâra, dünyâdan âhırete, gülmekten yaptığı kötülükler ve günahları için ağlamağa, onlar için pişman olmaya, gaflet hâlinden uyanıklık hâline dönmesini te’min ederler.


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    Tövbeye hazırlanmanın alâmetlerinden biri de, kötü arkadaşları terketmektir. Çünkü, kötü arkadaşlardan uzaklaşmak, onlarla düşüp kalkmamak, kalbde Allahü teâlânın emirlerine karşı gelme hâlini ortadan kaldırır. Kötü arkadaşların yanından ayrılınca, artık, iyi ve sâlih arkadaşlarla beraber oturup kalkmaya başlar.


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    Tövbe, rücû’ demektir. Hadîs-i şerîfte şöyle buyuruldu: “Dikkat ediniz! Âdemoğlunun cesedinde bir et parçası vardır ki, o iyi olunca, bütün beden iyi olur. O bozuk olunca, bütün beden bozuk olur. Dikkat ediniz! O et parçası kalbdir.” Kalb, yapılan günah ve kötülük sebebiyle uyanıp, Allahü teâlânın yardımı ile onda, o günahları terkettirecek ve bir daha o günahlara döndürmiyecek bir durum hâsıl olursa; insan. Hakka tâate, O’nun rızâsını kazanmaya dönme sebeplerine hazırlanmak için harekete geçer ki, bunun kapısı da tövbedir.


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    Tövbenin üç şartı vardır: Yapmış olduğu günahlara pişman olmak, o anda günahtan el çekmek, yapmış olduğu günahları ve benzerlerini bir daha işlememeğe karar verip azmetmektir


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    Resûlullah da ( aleyhisselâm ) Eshâbına (r.anhüm) “Sizden biriniz bineğini kaybedip, sonra onu bulunca sevinmez mi?” diye sordu. Onlar da; “Evet, sevinir yâ Resûlallah!” deyince. Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Allahü teâlâ, kulunun tövbesine, sizden birisinin bineğini bulduğu zamanki sevinmesinden daha fazla sevinir” buyurdu. Allahü teâlânın sevinmesi: tövbe eden kulunu af ve mağfiret ederek ihsânda bulunması, tövbesini kabûl ederek ona ikram etmesidir.


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    Tövbe hakkında Allahü teâlâ, Nûr sûresinin otuzbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey mü’minler! Hepiniz, Allahü teâlâya tövbe ediniz. Tövbe etmekle kurtulabilirsiniz” buyurdu.


  • Muhammed bin Ahmed bin Hamdûn Kassâr (Rahmetullahi aleyh)

    “Allahü teâlânın rızâsını her şeye tercih etmeyenin kalbi, ma’rifet nûrundan nasîb alamaz”


  • Ebû Osman Sa’îd bin Selâm Kayrevânî (Rahmetullahi aleyh)

    “Zenginlerle beraber olmayı, fakirlerle beraber olmaya tercih eden kimsenin kalbi ölür”


  • Ebû Bekr Muhammed bin Dâvûd Dîneverî (Rahmetullahi aleyh)

    “Allahü teâlâya yakınlığın alâmeti, Allahü teâlâdan başkasından bağını kesmektir. Allahü teâlâyı tanıyan, O’ndan ümidini kesmez. Nefsini, kendisini tanıyan da, kendi yaptığı işleri beğenip kibirlenmez. Rabbini tanıyan. O’na sığınır. Rabbini unutan, O’nun yarattıklarına sığınır.”


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    “Nefsine muhalefet edip, onun Allahü teâlânın rızâsına muhalif olan isteklerine uymayan kimseyi, Allahü teâlâ kendisine yakın olan kullarından yapar.”


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    “İhlâs ile kalbden riyanın karanlığı, doğruluk ile yalanın karanlığı yok olur.”


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    “Kim, kendi amelini insanların görmesini isterse, riyâkârın ta kendisidir”


  • Ebü’l-Hayr Akta (Rahmetullahi aleyh)

    “Gerçek zikir. bir karşılık beklemeden yapılandır. Bir karşılık bekliyerek yapılan zikir (Allahü teâlâyı anma) makbûl değildir”


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    “Kul, kendisine hizmetçi istemediği müddetçe kuldur. Kul, kendisine hizmetçi istediği zaman, kulluk derecesinden ve buna âit edeblerden uzaklaşır.”


  • Ebû Muhammed Abdullah bin Muhammed Nişâbûrî (Rahmetullahi aleyh)

    “Sen sözde kulluk iddiâsındasın, kul olduğunu söylüyorsun. Fakat hakîkatte, ilâhlık vasıflarını içinde gizliyorsun. Onlardan kurtulmadıkça hakîkî kul olamazsın.”


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    “İlim, cehâletle ölmüş olan kalbi diriltici, zulmet ve karanlık sebebiyle göremez hâle gelmiş olan gözleri de nurlandırıcıdır.”


  • Ebû Ali Muhammed bin Abdülvehhâb Sekâfî (Rahmetullahi aleyh)

    “Allahü teâlâ, doğru ve şartlarına uygun yapılan amellerden, ihlâsla, sırf Allah rızâsı gözetilerek yapılanları ve sünnet-i seniyyeye uygun olanları kabûl eder.”


  • Ebû Ali Muhammed bin Abdülvehhâb Sekâfî (Rahmetullahi aleyh)

    “Doğru söz, doğru ve samimî amel, doğru ve samimî sevgi ve emânete sadâkatten ayrılma”


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    “Tövbeden gâfil olmak da günahtır.”


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    “Rabbini tanıyan kimse, O’na ta’zimde ve kullukta bulunur. Rabbine ta’zim edip kullukta bulunan kimseye, Allahü teâlâdan başka herşey küçük ve ehemmiyetsiz gelir.”


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    “Kişinin kemâli, işlerinin doğru ve samîmi olmasındadır.”


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    “Kişinin güzelliği, sözünün güzelliğindedir.”


  • Ebû Hasen Muhammed bin Sa’d Verrâk (Rahmetullahi aleyh)

    “Kendisini gerçekten Allahü teâlânın rızâsına vermiş olan kimsenin alâmeti; Allahü teâlâdan alıkoyacak şeyleri kendisine yüklememesidir.”


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    “Kalbin Allahü teâlâdan başkasına meyletmesi, dünyâdaki cezasının yaklaşmasının alâmetidir.”


  • Ebû Abdullah Hüseyn bin Abdullah Subhî (Rahmetullahi aleyh)

    “Bir kişinin dinde sağlam olduğu nasıl belli olur?” diye sorulunca, şöyle cevap verdi: Allahü teâlâya muhtaç olduğu inancında samîmî olduğunu isbât etmek ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesine uymaktır. Bunların da mevcûdiyeti, şu dört şeyle bilinir: 1. Ahde vefa, 2. Haddîni bilip bunu muhafaza etmek, 3. Mevcûda rızâ gösterip kanâat etmek. 4. Olmayana sabretmek.”


  • Mimşâd Dîneverî (Rahmetullahi aleyh)

    “İnsanların hâl bakımından en iyisi; kendisini insanlara beğendirmek arzusundan kurtaran, yalnız iken hâlini muhafaza edebilen, bütün işlerinde Allahü teâlâya tevekkül edendir”


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    “İstenmiyen durumlar kişinin başına gelince, kalbin buna rızâ göstermesi sâdık amelin alâmetidir”


  • Fahr-ül-Fârisî (Rahmetullahi aleyh)

    “Âriflerin kalbi neye meyleder?” diye kendisine sorulduğunda: “Bismillâhirrahmânirrahîm’e meyleder. Çünkü, “Bismillâh”da ârifler için heybet, “Errahmân”da yardım, “Errahîm”de onlar için muhabbet vardır” dedi.


  • Fahrüddîn-i Râzî (Rahmetullahi aleyh)

    Kur’ân-ı kerîm, Allahü teâlânın yüce kudretini ve azametini teslim ve kabûl etmeğe teşvik ediyor, i’tirâz ve karşı çıkmaktan, derin mücâdele ve münâzaradan men ediyor. Çünkü beşer aklı, derin ve anlaşılması zor mes’eleler arasında boğulup gitmektedir. Bu sebeble dînimizin bildirdiklerini aynen kabûl edip, üzerinde konuşmamak en sâlim yoldur.


  • İbn-i Sübkî (Rahmetullahi aleyh)

    İnsan için, Allahü teâlânın fadl ve ihsânından başka birşeye güvenip i’timâd etmesinde, Allahü teâlâdan başkasından istemesinde hiçbir fâide yoktur. Ya’nî insan birisinden birşey isterken, istediği şeyin o kimsede emânet olarak bulunduğunu, o şeyin hakîkî sahibinin Allahü teâlâ olduğunu hatırdan çıkarmamalı, isteklerini Allahü teâlâdan istemelidir.


  • İbn-i Sübkî (Rahmetullahi aleyh)

    Hayâtım boyunca tecrübe etmişim. Ne zaman bir işte, bir kimse, Allahü teâlâdan başkasına i’timâd eylese, bu i’timâdı onun, belâ, mihnet, sıkıntı ve zorluk çekmesine sebep olur. Ama Allahü teâlâya güvenip, yalnız ona dayanıp insanlara güvenip dayanmasa, istediği şey en güzel şekilde hâsıl olur.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Kalbi, Allahü teâlâyı zikr etmekten, O’nu hatırlamaktan alıkoyan herşey dünyâdır. Kalbi, Hakkı talebten, O’nu istemekten alıkoyan her ne varsa, işte o dünyâdır. Her ne ki, kalbe hüzün veriyor, o da dünyâdır.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Bir kimse, insanların kendisinden ayrılıp yüz çevirdiklerinde, Allahü teâlâya karşı hâlinde bir kıl kadar değişiklik görülüyorsa, kalbinin Allahü teâlâ ile olmadığı, halk ile olduğu anlaşılır. Böyle olunca da, halkı, yüce ve âdil olan Rabbine eş, ortak koşmuş olur. Kendisinin başına gelen bir zillet, kötülük hâlinde, hemen bir değişiklik görülürse, iyi günlerindeki gibi olmazsa, o kimse fânî olan dünyâyı seviyor ve Rabbinden uzak kalıyor demektir.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Bir kimsenin rüsvâ olacağından korktuğu bir düşmanı içinde hâlâ mevcût ise, bu iki sebepten kaynaklanmaktadır 1. Nefsinin kötü arzularının kalıntıları, 2. Kalbinde, dünyâya, ya’nî haramlara ve mekrûhlara karşı bir sevgi bulunması.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Hakka kavuşmağı isteyen bir kimse, nefsi ile mücâhedeyi terk eder, onu, İslâmiyetin istediği yöne cezbedemez (döndüremez) ve onun kötü isteklerine hiç dokunmadan olduğu gibi bırakır ve onlardan kurtulup hakîkate kavuşmakta âciz kalırsa, işte asıl felâket o zaman başlar. Bu şuna benzer ki, o, hergün çürük temel üzerine bir bina kurar ve zannına göre yeni ve sağlamdır. Hâlbuki vefât ettiği gün, pişmanlıkları ve felâketi meydana çıkar. Çünkü o, nefsine kolay ve hoş geldiği için şöhret ve şan peşine takılıp nefsinin elinden kurtulmak için uğraşmamıştır. Bu felâketlere uğramamak, nefsin kötülüklerinden kurtulmak için Rabbinden yardım taleb etmeli, her ân Rabbini murâkabe ederek, başını önüne eğmeli, aczini beyân ederek, bütün benlik da’vâsından vazgeçip susmalıdır.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Bütün bu sayılanlar, nefs için birer ölçü âleti, deneme vasıtasıdır. Bunlardan herhangi biriyle nefs tecrübe edildiği zaman, önceki hâlinde bir değişiklik belirdiği ve teşkilâtından yardım istemeye başladığı vakit, iyi bilinmelidir ki, henüz onda kötülük arzularının kalıntıları vardır. Daha ıslâh edilmeye muhtaçtır, onunla mücâhede etmek, uğraşmak ve onu asla başıboş bırakmamak lâzımdır. Cenâb-ı Hakkın rızâsını kazanmak için uğraşan bir talibin, bu kötülükleri bırakmayan nefse itaat etmesi asla uygun olmaz. Nefs, tecrübe edildiği zamanda, kötülüğü meydana çıkarsa, cenâb-ı Hakka yaptığı ibâdeti, kendisi için yapmış olduğu ve bu ibâdetlerle kendisinin helak olmasına yardım etmiş olduğu anlaşılır.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Nefs, murâd sahibinin arzu ettiği hâle büründüğünü ve artık dünyâdan vazgeçtiğini, ilim öğrenip onunla amel ettiğini ve bunda ihlâs sahibi olduğunu iddia ettiği vakit, nefsi şaşmaz bir terazi ile tartmak, denemek lâzımdır. Bu terazide, zulüm ve haksızlık korkusu bulunmamalıdır. Bunun da başlıca yolları şunlardır. 1. Nefsin övülmesinden sonra, onun kötülüklerini tasvir edip anlatmalıdır. 2. Kendisine birşey verilip onu kabûl ettikten sonra, onu hemen başkasına vermeli ve nefsin elini boş bırakmalıdır. 3. Nefs, birşeye yönelip ona meyledince, hemen ondan yüz çevirmelidir. 4. İkrâm ve izzet içinde kalınca, hemen zillete düşürüp, hepsini elinden almalı, ihânete uğratıp onu aşağılamalıdır.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Hak yolcusu olan talibin, bütün işleri bir yana bırakıp, devamlı nefse karşı durmakla vaktini geçirmemesi de lâzımdır. Başka bir iyi yokmuş gibi hep nefse karşı gelmekle, meşgûl olursa, kendisini asıl maksattan alıkoyar. (Onu tamamen serbest bıraktığı zaman da böyledir.) Hak yolcusu, nefsini kandırıp ona bir rahatlık va’d etmeli, fakat bu rahat, kendisi için olup, nefsin azmasına sebep olmamalıdır. Sonra nefsin aldatılması işinden, mümkün olduğu nisbette vazgeçmeli, azaltmalıdır. Devamlı ona karşı duran kimseye, nefsi düşman kesilip onu meşgûl eder, kendisini uğraştırır. Fakat onu oyalamak sûretiyle elde etmeye uğraşırsa, nefsin günah olan arzularına tâbi olmaktan kurtulur. Bu sefer, nefs, İslâmiyete uyar.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Kalbinde, nefsin kötülüklerinin izleri kaldığı müddetçe, kalbe kat’iyyen bir hayır kokusu gelmez. Çünkü kalbde bulunan nefsin arzularının bakiyyesi, rahmet-i ilâhiyyeye karşı bir kalkandır. Kalbi, Allahü teâlânın rahmetinden mahrûm bırakır. Nefsin kalbe saldırıları kuvvetlendiği zaman, kötülükleri artar ve hayır, iyilik istemesi azalır. Sözün kısası; kalbde, nefsin arzularından bir kırıntı bulunduğu müddetçe, şeytan ondan ayrılmaz. Kötü hâtıralar, düşünceler ondan kesilmez.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Nefsin isteklerini beğenen ve onlara kıymet veren veyahut vücûdunda ondan daha çok cimrilik yapan birşeyin var olduğunu bilen bir kimse, nefsi tanımamış demektir. Kötülüklerle dolu olan nefs, nasıl olur da tenzih edilir, kusurlardan beri, uzak tutulur? Yahut onun için, bir müslüman kardeşine nasıl kızılıp eza edilir? Hâlbuki insan, öldürücü bir zehirden nasıl korunuyorsa, nefsin kötülüklerinden öyle korunması gerekir.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Kendisini kötüleyen kimselerin isnâd ettikleri kusûrların varlığını hemen kabûl etmeli ve onları hemen düzeltmeye gayret göstermelidir. Kendisini medhedenleri, övenleri gördüğü zaman da, onlara; “Perde arkasındaki görmediğiniz, aslını bilmediğiniz şeyi neden övüyorsunuz?” demelidir. Her nefes alış-verişte de nefsine; “Allahü teâlâ seni muradına kavuşturmasın, isteklerini vermesin. Arzu ettiklerinden uzaklaştırsın!” demelidir. Nefsin arzularının nezâhatinden, güzelliklerinden bahsedildiği, bunların beslendiği, yeşertildiği bir yerde bulunmaktan Allahü teâlâya sığınırız.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Allah yolunda bulunmak isteyen sâdık bir talebeye lâzım olan şudur ki; nefsin arzuları baş kaldırıp kendisini ezmek istedikte, hemen onun boynunu kırmalı, meylettiği her şeyden hemen ayrılmalıdır.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Sûi zan, kibirliliğin meydana getirdiği bütün kötü sıfatlar, benlik iddiası, saygısızlık ve meşhûr olmak arzusu, onun hayâtı olmuştur. Onun fenâlıkları saymakla bitmeyecek kadar çoktur, öyle olur ki, yaratana nasıl ibâdet ediliyorsa, tapınılıyorsa, kendisine de öyle tapınılmasını ister, arzular. Allahü teâlâya nasıl ta’zim ve saygı gösteriliyorsa, kendisine de, öyle ta’zim edilmesini ister. Nefsin bu kötülüklerinin kalıntıları bir kalbde kaldığı müddetçe, kulun Rabbine yakın olması nasıl olur? Nefsine şefkat gösterip ona acıyan kimse, ebedî olarak felaha kurtuluşa kavuşamaz.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Nefsin istilâsına uğrayan bir kalb için, bir hürriyet yoktur.) Kalb, nefsin oyuncağı olur. Nefs, bir kalbin hâkimi olduğu müddetçe, dünyalık ve baş olmak sevgisi, kat’iyyen kulun kalbinden ayrılmaz. Nefsinin arzularının istilâsına uğrayan bir kimse, Allahü teâlâ ile kendi arasında bağlılıktan bahsetmeye nasıl yeltenebilir? Sonra o âbid (çok ibâdet eden), nefsin âfetlerini bilmeksizin, ne cesâretle ibâdetinde ihlâstan bahsedebilir?” (Bu nefsin öyle bir teşkilâtı vardır ki, ancak Allahü teâlânın yardımı ile onlardan kurtulmak mümkün olur. Ondan kurtulmak nasıl mümkün olur ki) kötü arzular onun rûhudur. Şeytan onun hizmetçisidir. Çekişme, şirk, onun tabiatında, yaratılışında toplanmış, Hak teâlâ ile niza (çekişme) hâlinde bulunmak, Allahü teâlânın her emrine i’tirâz etmek, sanki onun tabiatı, huyu olmuştur.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    (Nefsin arzularına dâir olan kalıntıların alâmetleri çoktur.) Nefsin kötü isteklerine âit bu izler, ilim sahiplerinin öğrettikleri şeylerde bir türlü ihlâs elde edememelerinde, bunu Allah rızâsı için yapamamalarında daha çok görülür. Nefs, kalbi istilâ edip, kapladığı vakit, artık onu esîr etmiş, emri altına almış olur. (Orada saltanatı ele geçirip, kula istediğini yaptırır.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Her kul, nefsine ağır, zor gelecek, onu üzecek her vazîfeyi yapması lâzımdır. Nefs, Allahü teâlâya itaat eder hâle gelinceye kadar buna devam etmelidir. Nefs, Rabbine karşı kulun perdesidir. Onun isteğine uygun bir hareket olduğu müddetçe, vaktin bir safiyeti, (hoşluğu, güzelliği) kalmaz. Ona âit uygunsuz bir düşünce devam ettiği müddetçe, zikrin safiyeti kalmaz.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Her ân Allahü teâlâyı murâkabe edip tefekkürde bulunmak, her saadetin anahtarıdır. Kalb, onunla temizlenir. Bu murâkabe, nefsin hevasını, arzularını yok eder. Cenâb-ı Hak ile ülfeti, yakınlığı ve murâkabeyi kuvvetlendirir. Kalbe, muhabbet (sevgi) tohumu eker ve onda sadâkat (doğruluk) hâsıl eder. Velhâsıl murâkabe, öyle bir bekçidir ki, ne uyur ve ne de gaflete dalar.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Helâl lokma ile kalb; saf, berrak bir hâle gelir. Nefs tezkiye olunur. Ya’nî, helâl lokma yemeğe devam etmek ile, hem nefsin yeme ve içmeğe âit hakkı olan hazzı, lezzeti tattırılmış olur ve hem de onun azgınlığına mâni olunur. Çünkü nefs, Allahü teâlânın kuluna emânetidir. Ayrıca nefs, talibin yolculuğunda onun bineğidir. Ona yapılan zulüm, başkalarına yapılan zulüm gibidir. Belki ondan daha şiddetlidir. Çünkü nefsini gıdalarından mahrûm ederek onu ölüme terkeden, ya’nî kendini öldüren kimse hakkında, Cehennemde acı azâblar vardır. Başkalarını öldürmekten daha büyük günahtır. Hâsılı kelâm, nefse bir iksir çalıp, onu altına çevirmek lâzımdır. Bu iksir de, Allahü teâlâyı çok zikretmek, hatırlamaktır. Bu zikrin ihlâs ile olması da şarttır.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Allahü teâlânın rızâsını kazanmak isteyen bir tâlib için, işlerini sağlam temel üzerine kuracağı dört esas vardır 1- Dili, tam bir gönül huzûru ile Allahü teâlâyı zikirle meşgûl etmek, 2-Kalbi hem de zorlayarak, dâima Allahü teâlâyı murâkabe hâlinde bulundurmak, 3-Nefsin günah olan arzularına karşı, Allahü teâlânın rızâsını düşünerek muhalefet etmek, 4-Allahü teâlâya tam kulluk edebilmek için helâl lokma yemek.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Allah yolunda yürümek isteyen bir kişi, nefsine âit kibir (büyüklenmek), şirk, cimrilik, başkaları hakkında sû-i zan (kötü düşünmek) gibi kötü huylarından birini görürse, derhal nefsine bunların zıddı, tersi olan iyilikleri yaptırmalı, bunun için gayret göstermeli, Allahü teâlâyı zikretmeğe yönelmelidir. Böyle yapınca, nefsin kötülükleri zayıflar, kalbin nûru artar. Allahü teâlâ o kalbe, kendi muhabbetini (sevgisini) yerleştirir. Bu sebeple, nefsinin alışmış olduğu kötü huylarını terk etmek kendisine çok kolay gelir.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Yaptığı ameller, ibâdetler, şarktan garba kadar her yeri doldursa bile böyledir. Bu yolda er olan her kişi, dışarıdan yapacağı ameliyelerle nefsin arzu ve isteklerinin yapılmasına sebep olan ortamı yok etmeli ve içten de, nefsin kötülük arzularını kökünden kurutmaya çalışmalıdır ki, zamanını hep güzel olan şeylerle geçirsin. Dâima Allahü teâlânın zikri ile meşgûl olsun ve O’nunla dostluğunu devam ettirsin.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Nefs, kendine has kötü ahlâk ve sıfatı ile kaldığı müddetçe, insanın bütün hareketleri, onun bu ihtarına, ikâzına tâbi olur. Bu da iki şekilde ortaya çıkar. İnsanın yaptıkları, ya halk için veya nefsin rahatı için olur. Kulun yaptığı ibâdet veya herhangi bir hareket, insanların görüp beğenmesi, takdîr edilmesi düşüncesi ile olursa şirktir, Allahtan başkasına tapınmak olur. Nefsin rahatı için olursa, bu da nefsin hevasına, isteklerine, lezzetlerine tâbi olmaktır. (Bunun kötü olduğu, âyet-i kerîmelerde açıkça bildirilmiştir. Nefsin arzularının insanı Allah yolundan saptırıcı olduğu Kur’ân-ı kerîmde haber verilmiştir. Çünkü nefs, dâima Allahü teâlâyı inkâr, O’na inat, isyan etmek ister. Her işte nefsin arzularına uymak, nefse tapınmak olur. Nefsine uyan, küfre veya bid’at sahibi olmaya, yahut haram işlemeye başlar. Nefsin sevdiği, istediği şeylere “Hevâ” denir. Nefs yaratılışta kötülükleri, zararlı şeyleri sevici ve isteyicidir. İnsanı haramlara sürüklemek sûretiyle; elemlere, dertlere, hastalıklara sebeb olur. Böyle insan hep, mi’desini, zevkini düşünür. Hasis ve rezîl olur). Allaha şirk koşmak, O’ndan başkasına kulluk etmek öyle çirkin bir şeydir ki, kalbde saf bir tevhîd akidesinin hâsıl olmasını bir türlü bırakmaz. Nefisin hevâsı, arzuları ise hakikî bir kulluğun yapılmasına mâni olur. Allah yolunda bulunup, O’nun rızâsına kavuşmak isteyen bir kimse, nefsini, ya’nî o azgın düşmanını, tezkiye ederek zayıflatmadığı, onu, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına itaat eder hâle getirmediği müddetçe, bu yolda attığı her adımın bir faydasını göremez.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    İnsanın his ve hareket organları kalbine tâbidir. Kalb, aklı dinleyip, peygamberlere uyunca, hep kötülüğü isteyen nefs, insanların sonsuz saadete kavuşmalarına mâni olamaz.)


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Allahü teâlâ, ayrıca peygamberler göndererek, nefsin bütün arzularının kötü olduğunu bildirdi. İnsanların rahat etmeleri için lâzım olan emir ve yasaklar da gönderdi, insanın aklı, nefsinin isteklerinin zararlı olduklarını anlayıp peygamberlere ve onların vârisleri olan âlimlere uymak lâzım olduğunu kalbe bildirir, kalb de bunu dinlerse, insan saadete kavuşur


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    İnsanın nefsi, kendisinin saadete kavuşmasına mâni olan bir düşmandır. İnsanların yaşaması, üremesi ve dünyâ için çalışmaları için yaratılan nefsin azgınlıklarını, taşkınlıklarını frenlemeleri, ona hâkim olup zararlarını önlemeleri için, insanlarda akıl da yaratılmıştır. Akıl, iyiyi, kötüyü inceleyerek, ikisini birbirinden ayıran bir kuvvettir.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Allahü teâlânın kendi üzerindeki hakkını, hiçbir zaman ödeyemeyeceğini, kendisine nasîb edilen sayısız ni’metlerin, hayırlı işlerin şükrünü yapmaktan âciz olduğunu anlar, işte bu anlayışa erişen kimse, Allahü teâlâya hakkı ile kulluk etmeye başlar. Kalbinde tam bir tevhîd hâsıl olur. Gönlündeki ma’bûdlar teker teker yıkılıp gider. Hâlleri ve yaşayışı güzelleşir. Cennette olanların yaşayışı gibi, hep Allahü teâlâ ile beraber olarak yaşar. Daha dünyâda iken, Cennet hayâtı yaşamaya başlar. Buraya kadar sayılan bu güzel huyların hepsi, peygamberlerin, sıddîkların, evliyânın, sâlih kulların, ilmiyle amel eden âlimlerin ahlâkıdır.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Güzel ve tatlı nasihatlerle, insanlar birbirini doğru yola çağırırlar. Artık bundan sonra, cenâb-ı Hakkın rızâsına kavuşmak isteyen bir kimsede, nazlanmak kalmaz, korku başlar. Bu korku ondaki hâllerin iyiliğe çevrilmesi sebebiyledir. Kendisinde iyi hâllerin meydana çıktığı kimse, kusurunu bildiği ve aczini anladığı için korkar. O bilir ki, kusûrları hesaba sığmayacak kadar çoktur.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Kalb temizlenip, nefs doğru yola girince, insanın her hâli değişir. Artık kimsenin ayıpları görülmez olur. Gözler, insanların hep iyi hâllerini görür. Onlara karşı kalbde bulunan katılık, acıma duygusu, şefkat ve merhamete dönüşür. Kin, hased gibi düşmanlıklar terkedilip onlara nasihat etmek, hep iyilik yapmak duyguları hâsıl olur. İnsanlar arasında düşmanlıklar tamamen ortadan kalkıp, herkes birbirine nasihat etmeye başlar.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Kötü huylar gidip, yerini iyi huylar alınca, kalbden şek ve şüphe kalkıp, yerini tasdîk alır. Şirk yok olur. Gizli ve aşikâr olarak Allaha ortak koşulmaz. Kalbde ve bütün a’zâlarda Allahü teâlânın tevhîdi, ya’nî O’nu, eşi ve benzeri bulunmayan tek bir varlık olarak tanımak hâsıl olur. Dilde çekişme ve kalbdeki niza duygusu yok olup, Hakka teslimiyet meydana gelir. Başa gelene ve emredilene kızmak ve i’tirâz etmek şöyle dursun, tam teslimiyet hâli hâsıl olup, cenâb-ı Hakkın takdîr ettiği her şeye râzı olunur. Her iş, Allahü teâlâya ısmarlanır. Gaflet sona erer, cenâb-ı Hakka yakınlık ve her ân O’nunla olmak düşüncesi hâsıl olur. Tefrikadan kurtulup, cemiyyete, ya’nî Allahü teâlânın dostları ile bir ve beraber olmaya çalışılır. Tabiatındaki sertlikler, kabalıklar kırıcı ve incitici davranışlar yok olup, onların yerini yumuşaklık ve latifeler, güzellikler ve tatlılıklar alır.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Bütün güzel huylar kalbden, kötü huyların tamâmı ise nefsten doğar. İyi huylu olmak istediğini söyleyen doğru sözlü bir kimse, hemen nefsini tezkiye edip, dînin emir ve yasaklarına itaat eder bir hâle getirmeli, kalbini de tasfiye edip, Allahü teâlâdan başka şeylerin sevgisini ondan çıkarmalı, bütün günahlardan ve kötü düşüncelerden temizlemelidir. Tâ ki böylece, kötü huylar, güzel ahlâka çevrilmiş olsun.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Nefsime uyarak işlediğim kusurlarımdan dolayı, her ibâdetimde alıp verdiğim nefeslerimin sayısınca Rabbime istiğfar eder, O’ndan bağışlanmamı taleb ederim.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Sen, kendine yardım etmediğin zaman, başkaları, seni harcamak için sebep araştırıp durmaktadır.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Bir ân Rabbinden gâfil olma! Rabbine karşı kulluk vazîfesini yerine getirirken, yaptığın ibâdetlerde de gâfil olmaktan sakın, ibâdetlerin zâhiri, dış şekilleri ile uğraşıp dururken, ibâdette asıl gaye olan Rabbini unutmaktan da çok sakın!”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Sadâkatin alâmetine gelince; fânî olan her şeyden soyunmak, ya’nî onlara bağlılığı kalbden çıkarmak ve ebedî, sonsuz var olana bağlanmaktır. Görünüşte var olan her şey, zâten yok olacaktır. Kalbinin mahlûkata meylettiğini fark ettiğin zaman, orada şirk var demektir. Ondan şirki temizlemeye bak, kalbini şirkten uzak tut. Kalbinde dünyâya karşı bir meyil gördüğün zaman, orada bir şek, şüphe var demektir. Derhal ondan kalbini temizle!


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Kalbde tevhîdin, tek olan Allaha bağlılığın bulunduğunun alâmeti; O’nunla beraber bir ikincisinin olmadığını her ân müşâhede etmektir. Bu da, ancak Allahü teâlâdan korkmak ve her şeyi O’ndan ümîd etmekle anlaşılır.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Kalbin temizlenmesi, Allahü teâlâdan başkasına orada yer vermemekle ve tam bir sadâkat ile olur. Kalbin bozulması da, Allahtan başkasına gönül bağlamak, başkalarını O’na ortak koşmakla ve riya, gösteriş yapmakla olur.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Dâima Allaha istiğfar edici olman lâzımdır. O’na istiğfar etmekten, yalvarıp bağışlanmanı istemekten âciz kalırsan; o takdîrde, Allahü teâlâ ile meşgûl ol, dâima O’nu hatırla. Bundan da âciz kalırsan, Allaha tâat ile, O’na kulluk ile meşgûl olmalısın. ”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Kafanda ve kalbinde yer eden lüzumsuz hâtıralarla oyalanıp durmaktan sakın. Böyle olan düşüncelerden keder meydana gelir. Çok kerre kederden de gaflet hâsıl olur. Böyle olunca da, insanda nefsânî arzular harekete geçer. Bu istek kuvvet bulunca, boş ve faydasız şeylerle uğraşmak arzusu hâsıl olur. Bu arzular galip gelince, kalb zayıflar ve nûru söner. Çok defa tamamen telef olur ve akıl ondan sıyrılıp gider. Artık bundan sonra, sanki kalbin üzerine bir perde gerilmiş olur.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Bir kimse, seni dünyalık olan şeylerle anar ve senin yanında onları överse, ondan kaçın! Yine bir kimse, Rabbine karşı senin gaflete dalmana sebeb olursa, ondan yüz çevir, derhal ayrıl. Kalbinde dünyâ sevgisini doğuran her türlü maddî düşünceyi ve buna benzer meşgaleleri kalbinden söküp at. Seni, Allahü teâlâyı hatırlamaktan alıkoyan her ne olursa olsun, bundan yüz çevir! ”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Bir menfaatinden dolayı sana yaklaşan kimseyi gördüğün zaman, onu töhmet altında bulundur, ya’nî onu yanına yaklaştırma, kendin için onu tehlikeli kabûl et!”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Kendine nasihat edip doğru yolda bulunmayan kimse, sana nasihat edemez. Kendisini aldatan o kimsenin, seni de aldatmasından kork, ondan emîn olma!”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Taleb, zâhirin, ya’nî beş duyu organımızın matlûbu ise bâtının, ya’nî kalbin meşgalesidir. Duyu organlarımızın selâmeti, düzelmesi, kalbin düzelmesi ile mümkündür. Kalbin selâmeti de, dışımıza bağlıdır. (Göz, kulak, gibi duyu organlarımız ne ile meşgûl olursa, kalb de onunla meşgûl olur.)”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Bir kimse, devamlı olarak hakkı, doğruyu öğrenmeyi taleb etmekle meşgûl olursa, Allahü teâlânın râzı olup beğendiği hak yoldan sapmaması kuvvetle umulur. Yine bir kimsenin meşgalesi, matlûbu (aradığı maksadı) olursa, bunun da bir duraklama olmadan yoluna devam etmesi umulur.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Hak yolunda bulunmak isteyen ve sözünün eri olan bir kimsenin devamlı olarak kitabını kalbinde taşıması lâzımdır?” (Ya’nî, Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına dâima uymalıdır.)


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Âlimler meclisindeki usûl ve kâidelerden biri de, menkulat (nakil esâsı) dışında bahis açmamaktır.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Dünyâdan ve dünyâ ehlinden tamamen uzaklaşmaz isen, velilik kokusunu alamazsın.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Kalbinde dünyâ sevgisi taşıyanın takvâsı yoktur.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “En büyük günahlar ikidir: Biri dünyâ sevgisi, diğeri bilmediği bir işin başına isteyerek geçmek.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Resûlullahı rü’yâda gördüm. “Ben, ilmi olanlardanım. Ama senin durumun müsâid olmayınca, Allah katında, benim de sana bir fâidem dokunmaz. Ya’nî şefaatimden fâidelenmek arzusunda isen, amele sımsıkı sarıl” buyurdu.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Bana şöyle bir nidâ geldi: Kerâmetimin sende zâhir olmasını istiyorsan, bana ibâdet ve tâate sarıl, isyan etmekden sakın!”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Şu üç şey bir insanda mevcût olursa, ona ilmin asla bir faydası olmaz: 1. Dünyânın fâidesiz şeylerine aşırı bağlılık. 2. Âhıreti hatırdan çıkarmak. 3. Fakir olmaktan korkmak.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “İki iyilik vardır ki, onlar bulunduğu sürece, çok da olsa kötülüklerin zararı dokunmaz. Biri Cenâb-ı Hakkın kaza ve kaderine râzı olmak, diğeri Allahü teâlânın kullarına iyi muâmele etmek.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Allahü teâlâya hakkıyla îmân ve Resûlüne tâbi olmaktan daha büyük kerâmet yoktur.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “İlmi arttıkça günahı artan kimse, şüphesiz ki helak içindedir.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Günahların bağışlanması ve başa gelen belâlardan korunmak için en güzel sığınak, istiğfardır.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Kalb huzûrsuzluğuna tutulmamak, eleme uğramamak ve günahlardan temizlenmek istersen, iyi hayırlı işlerini çoğalt.”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    Evliyâdan ba’zılarının, “Velî, yirmi sene müddetle soldaki meleğe hiçbir günah yazdırmadıkça tam velî olamaz” sözü hakkında buyurdu ki: “Bunun ma’nâsı; yirmi sene ondan hiç günah sâdır olmaz demek değildir. Belki de bunun ma’nâsı, günah işlemekte ısrar etmez, günaha devam etmez, günah işlemiş olsa bile, vakit geçirmeden derhal tövbe ve istiğfar ederek o günahı yazdırmaz demektir.”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “Eğer sana, “Allahü teâlâdan korkuyor musun?” derlerse, “Evet Allahü teâlânın kalbime koyduğu korku miktarınca Allahü teâlâdan korkarım” de!” Allahü teâlâyı seviyor musun? derlerse, yine böyle cevap ver!”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “İnsanların bağlandıkları çok ebepler, vâsıtalar vardır. Bizim sebeblerimiz: îmân ve takvâdır.”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “Allahü teâlâya yemîn ederim ki, üstünlük ve şerefi, mahlûklardan birşey beklememekte buldum. Birgün köpek gördüm. Yanımda bulunan emeği, yemesi için önüne koydum, hiç iltifât etmedi. Ben bu hâline hayret derek, ekmeği ağzına yaklaştırdım. Yine hiç iltifât etmedi. Ya’nî mahlûklardan birşey beklemiyor ve mahlûklardan gelen birşeyi kabûl etmiyordu, o sırada gizliden bir ses duydum, köpeğin, kendisinden daha zâhid olduğu kimseye yazıklar olsun!” diyordu.”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “Dünyâsını düzeltmek veya âhıretini düzeltmek için değil de, yalnız Allahü teâlânın rızâsı için çalışan kimseyi, Allahü teâlâ ıslâh eder, düzeltir


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “Allahü teâlâdan korkan, haram ve şüphelilerden çok sakınan, emirlere tam uyan kimse, Allahü teâlânın kendisini koruduğu kimsedir.”


  • Ehlisunnetyolu.com