Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Kalbin iyiliği; takvâ ile Allahü teâlâya tevekkül, hakkıyla O’nun bir olduğunu söylemek ve amelleri de, insanların rızâsı için, gösteriş için değil de, sırf Allahü teâlânın rızâsını gözeterek ihlâsla yapmakla olur. Bunlar olmazsa, kalb bozulur. Kalb, beden kafesinde bulunan bir kuştur. Şişe içinde bulunan bir inci, hazînede saklı bulunan kıymetli bir eşya gibidir. Bütün bunlarda kıymet ve i’tibâr, kafesteki kuşa, şişedeki inciye ve hazînedeki maladır. Yoksa, kuş olmadan kafesin, inci olmadan şişenin, mal olmadan hazîne yerinin hiç kıymeti yoktur.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Allah için sabırlı olunuz. O’nun için uyanık olunuz. O’ndan gâfil olmayınız. Uyanmayı, ölüm vaktine bırakmayınız. Çünkü o sıradaki uyanma fâide vermez, ölüm gelmeden önce uyanınız, ölüm gelip, acıklı hâlini gördükten sonra hâsıl olan uyanıklıktan, fayda vermeyecek olan pişmanlıktan önce uyanınız. Kalblerinizi ıslâh ediniz. Çünkü kalbleriniz iyi olursa, diğer hâlleriniz de iyi olur. Bu sebeble Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ). “Âdemoğlunda bir et parçası vardır ki, o iyi olunca, vücûdun diğer a’zâları da iyi olur. O bozulursa, vücûdun diğer a’zâları da bozulur. O et parçası kalbdir
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Allahü teâlâya, rızâsı için yapılan sabırlar ve tahammüller, asla karşılıksız kalmaz. Onun için bir ân olsun sabrediniz, mutlaka senelerce bu sabrın mükâfatını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhûr olan, bu lakabı, bir anlık cesâreti neticesinde kazanmıştır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle beraberdir” buyuruyor (Bekâra-153). Allahü teâlânın bu beraberliği, Allahü teâlânın sabreden kuluna yardım etmesi ve onu zafere ulaştırması demektir
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Nefs bütünüyle şerdir. Bu bakımdan, nefsle mücâdele edilip, onun itminan hâli te’min edilince, bu sefer nefs, bütünüyle hayr olur ve hayrı ister. Allahü teâlânın râzı olduğu işleri yapıp, Allahü teâlânın yasak ettiği şeyleri terk etmeye dikkat eder. Bunun mükâfatını, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle bildiriyor: “Ey mutmainne nefs, râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak Rabbine dön!” (Fecr-27, 28). Artık bundan sonra, bu nefse i’timâd edilebilir. Çünkü eski kötü hâlinden, Allahü teâlâdan başka mahlûka bağlanmaktan kurtulmuştur.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Ey Allahü teâlânın kulları! Her zaman Allahü teâlânın zikrine sarıl. Çünkü Allahü teâlâyı zikr, her çeşit hayrı içine alır. Dîne sarıl. Sana şimdi en lâzım olan şeyle meşgûl ol. Kendini boş işlerle uğraşmaktan muhafaza et. Müslümanlar hakkında hüsn-i zan sahibi ol. Onlar hakkındaki niyetini düzelt. Her türlü hayır işleri yapmaya koş. Bilmediğin husûslarda âhıret âlimlerine sor. Allahü teâlâdan haya et!
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Sana, Allahü teâlâdan korkmayı, O’na tâatı, dînin emir ve yasaklarına sarılmayı, gönlü, Allahü teâlânın râzı olmadığı şeylerden kurtarmayı, cömertliği, güler yüzlülüğü, eli açık olmayı, başkasına eziyet etmemeyi, âlimlere ve tasavvuf büyüklerine hürmette kusur etmemeyi, dostlara alâka göstermeyi, küçüklere ve büyüklere nasihat etmeyi, başkasından gelen eziyet ve sıkıntılara katlanmayı tavsiye ederim. Fakirliğin hakîkati, senin gibi olan kimselere muhtaç olmamaktır.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Ba’zıları çarşıya çıktığı zaman, kalbi devamlı Allahü teâlâyı anar. Kendisini, çarşı ehlinin ellerindekilere bakmaktan alıkor. Çarşıya girişinden çıkışına kadar, çarşı ehline duâ, istiğfar, şefaat, rahmet ve şefkat hâlinde olur. Gözleri dalgın, dili sena halindedir. Allahü teâlâya verdiği ni’metlerden dolayı hamd eder.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Yaptığın işlerde, nasıl ucub sahibi olursun, işlerini nasıl beğenirsin, nefsine nasıl pay çıkarır onlara karşılık beklersin. Çünkü bütün yaptıkların, Allahü teâlânın tevfîki, yardımı, kuvvet vermesi, dilemesi ve ihsânı iledir. Eğer bir günahı terk etmiş isen, Allahü teâlânın muhafazası, koruması ile terk ettin. Öyleyse, nerede bunun şükrü. Hani sana verdiği ni’metleri i’tirâf. Bu, ne cehâlet ve ahmaklık böyle?
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
İşlerin hangisinin faydalı, hangisinin bozuk ve kötü olduğunu, sâdece Allahü teâlâ bilir. Hazreti Ömer, “Hiçbir durumda endişem yoktur. Çünkü hangisinin hakkımda hayırlı olduğunu bilmem” buyurdu. Eğer nefsini zelîl ve mağlûb edersen, isteklerin ve gayelerin senden kaybolur. Allahü teâlânın sevgisinden başka herşey kalbinden çıkar. Kalbin, Allahü teâlânın sevgisi ile dolar. Allahü teâlânın rızâsını talebindeki isteğin samîmi olur. Sana lütuf ve ihsânda bulunursa, O’na şükredersin. Sana vermediği zaman, O’na kızmazsın. Çünkü senin isteğin, O’nun emrine uymak içindir.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Allahü teâlâdan dünyalık isteme. Sana takdîr ve taksim edilen ne ise, ona rızâ göstermeyi nasîb etmesini iste. Allahü teâlâdan, içinde bulunduğun hâlde, sana verdiği belâ ve musibet içersinde, başka bir duruma veya afiyete kavuşmaya kadar seni korumasını dile. Çünkü sen, hayrın fakirlikte mi, yoksa zenginlikte mi, belâ ve musibet içerisinde olmakta mı, yoksa afiyette olmakta mı olduğunu bilemezsin. Bu bilgiler sana gizlidir
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Allahü teâlâdan, geçmiş günahlarını affetmesini, gelecek günahlardan muhafaza buyurmasını, O’nun emirlerine uymayı ve güzel tâata muvaffak kılmasını, başına gelen belâ ve musibetlere güzel bir sabırla sabretmeyi, kaza ve kadere rızâ göstermeyi, verdiği bol ni’metlere karşı şükretmeyi, son nefeste îmânla ölmeyi, âhırette Peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihler ile bulunmayı dile. Çünkü onlar, güzel bir arkadaştır.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Ne zaman nefsinle mücâdele etmeye kalkıp, ona üstün gelip, onu öldürürsen, Allahü teâlâ, senin nefsinle mücâdele edip sevâb kazanman için, o nefsi tekrar diriltir. Nefsin seninle kavgaya başlar, isteklerini yerine getirmeni ister. Sen nefsine karşı çıkıp onunla mücâdele ettikçe, sana sevâb yazılır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) müşriklerle muharebeden döndüklerinde, Eshâb-ı Kirâma (r.anhüm) “Küçük cihâddan, büyük cihâda döndük” buyurdu. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) büyük cihâdla, nefsle mücâdeleyi murâd buyurdular. Çünkü nefs, devamlı olarak kendi arzu ve isteklerinin yerine getirilmesini ister. Nefs günahlara pek düşkündür.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Allahü teâlâ kendisinden isteyeni, dünyâda da, âhırette de boş çevirmez. Allahü teâlâdan isteyen, ya dünyâda veya âhırette mutlaka karşılığını görür. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte: “Mü’min, kıyâmet günü, amel defterinde dünyâda iken yapmadığı ve bilmediği bir takım iyilikler görür. Ona “Onları biliyor musun?” denir. O da, “Onların defterime nereden yazıldığını bilmiyorum” der. Bunun üzerine ona, “Dünyâdaki duâlarının karşılığıdır” denir” buyurdu.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Eğer istediğin o rızık, ezelde, senin için takdîr edilmemiş ise, Allahü teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rızâ gösterme ni’metini ihsân eder. Eğer Allahü teâlâ ezelde senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allahü teâlâya fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsan, Allahü teâlâ sana öyle bir hâl verir ki, sen bu hâlinden memnun kalırsın. Eğer ezelde senin borçlu olman takdîr edilmişse, sen de Allahü teâlâya borçtan kurtulman için duâ edersen, Allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muâmele etme hâlinden, yumuşaklık ve borcunu ödemeyi genişlik zamanına uzatmaya, hattâ borcundan azaltma veya hepsini bağışlama hâline çevirir. Eğer, dünyâda borçlu hâlden seni kurtarmazsa, buna karşılık sana bol sevâb verir. Çünkü Allahü teâlâ Kerîmdir, ganîdir ve Rahimdir.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Sakın, “Ben istiyorum, fakat Allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim” deme. Duâya devam et. Eğer istediğin şey ezelde senin için takdîr edilmiş ise, sen Allahü teâlâdan istedikten sonra, Allahü teâlâ onu sana gönderir. Bu durum, senin îmânını kuvvetlendirir ve Allahü teâlâdan başkasından istemeyi bırakıp, bütün hâllerinde Allahü teâlâya dönmeni sağlar.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Mü’minin, en önce farzları yapması lâzımdır. Farzları bitirdikten sonra, vâcib ve sünnetleri yapar. Ondan sonra, nafilelerle meşgûl olur. Farz borcu varken sünnet ile meşgûl olmak, ahmaklıktır. Farz borcu olanın, sünnetleri kabûl olmaz. Ali bin Ebî Tâlib’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyuruyor ki: “Üzerinde farz borcu olan kimse, kazasını kılmadan nafile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazasını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nafile namazlarını kabûl etmez.” Mü’min, bir tüccâra benzer. Farzlar onun sermâyesi, nafileler de kazancıdır. Sermâye kurtarılmadıkça, kazancı olamaz.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Ey miskin! Onun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin husûsunda mı hased ediyorsun? Eğer onu, Allahü teâlânın ona kısmet olarak verdiği şeyde hased ediyorsan, sen ona haksızlık etmiş olursun. Hased ettiğin kimse, Allahü teâlânın kendisi için takdîr ve taksim ettiği ni’metin içerisinde bulunmaktadır. Sen onu, Allahü teâlânın bu ihsânından dolayı hased etmekle, ne kadar haksızlık ve cimrilik yaptığını, ne kadar akılsızlık ettiğini biliyor musun? Eğer onu, sana takdîr edilenin onun eline geçeceğinden endişe ederek kıskanıyorsan, bu senin çok câhil olduğunu gösterir. Çünkü senin kısmetini başkası yiyemez. Muhakkak ki, Allahü teâlâ sana zulmetmez. Allahü teâlâ, senin için takdîr ettiğini, sana nasîb olarak verdiğini, neden senden alıp başkasına versin?
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Ey mü’min! Ne oluyor ki, seni, komşunu (yemede, içmede, giymede ve başka şeylerde) kıskandığını görüyorum. Bu nasıl iş böyle? Bilmiyor musun ki, bu senin îmânını zaîfletir. Mevlânın gözünden düşürür. Seni, Allahü teâlânın gazâbına uğratır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Allahü teâlâ, “Hasedci kimse ni’metimin düşmanıdır” buyurdu” diye bildirmiştir. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, hased de, iyilikleri yer” buyurdu. Sen, hased ettiğin kimseyi, hangi ve ne husûsta hased ediyorsun.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Ey insanoğlu! Sen kendine birazcık acı da, nefsin için, dünyâ ve âhırette hayırlı olan şeyleri seç. Onu, insan ve cin şeytanlarından olan kötü arkadaşlardan muhafaza et. Kitap ve sünneti kendine rehber edin. Onlarla amel et.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
İnsanlar iki kısımdır. Birisi dünyâyı taleb eder. Diğeri ise âhıreti taleb eder. İnsanlar kıyâmet gününde de iki gruptur. Birincisi Cennet, diğeri ise Cehenneme gider. Bir kısım insanlar, hesabın uzunluğundan dolayı bekler. O zaman bir gün, dünyâ senesiyle bin senedir. Bir kısmı Arşın gölgesindedir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Siz kıyâmet gününde, Arşın gölgesinde olursunuz (orada sizin için) üzerinde en güzel yiyecekler ve meyvalar vardır. Oradaki bal ise, kardan daha beyazdır” buyurdu. Diğer bir hadîs-i şerîfte ise; “Onlar, Cennetteki yerlerine bakarlar. Nihâyet mahlûkâtın hesabı bitince, Cennete girerler. Sizden birisi dünyâdaki yerine gider gibi, onlar da Cennetteki yerlerine giderler” buyuruldu. Onlar bu mertebeye, dünyâyı terk edip, âhıreti ve Allahü teâlâyı taleb etmek sûretiyle kavuşurlar.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Eğer dünyâya rağbet etmiyerek, kötülüklerden uzak kalarak Allahü teâlâya itaat edersen, Allahü teâlânın has kullarından ve muhabbet ehlinden olursun. Senin için âhırette, Cennet ve Allahü teâlânın yakınlığı nasîb olur. Bu sefer, dünyâ sana hizmetçi olur. Dünyâda, sana takdîr edilen nasîbin gelir. Eğer dünyâ ile meşgûl olur, âhıretten yüz çevirirsen, Allahü teâlâ sana azâb eder. Âhıretini kaçırırsın. Dünyâ sana karşı gelir. Nasîbini elde etmen için kendini yorarsın. Allahü teâlâya âsî olanlar alçaktır. Allahü teâlâ, kendisine itaat edenlere bol ihsânlarda bulunur.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Hâlbuki sen, nefsine binmek, onu tekzib etmek ve onu selâmet yoluna sokmakla emrolunmuşsun. Bunlar âhıret yolu, Rabbine îtâat yoludur. Sen, nefsinden gelen istekleri kabûl etmekle, kendine zulmettin, ipini onun eline verdin, isteklerinde, lezzetlerinde, hevâsında ona uydun. Sonunda dünyâ ve âhıretin hayırlısını kaçırdın. Dünyâ ve âhıretini zarara soktun. Kıyâmet günü din ve dünyâ bakımından insanların en müflisi ve en zararda olanı olursun. Nefsine uymakla, dünyâdan fazla birşeye ulaşmadın. Eğer nefsini âhıret yoluna soksaydın, âhıretini esas ve sermâye kabûl etseydin, dünyâ ve âhıretini kazanırdın. Sen, nefsin kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Âhıreti sermâyen, dünyâyı bu sermâyenin kazancı yap. Zamanını, önce âhıreti elde etmek için sarf et. Geri kalan vaktini, geçimini te’min için harca. Sakın dünyânı sermâye, âhıretini onun kârı şeklinde yapma. Böyle yaparsan, dünyâdan artan zamanını, âhıretin için sarf edersin. Bu zaman zarfında namazlarını kılmaya çalışırsın. Fakat, çabucak kılayım diye, rüknlerine riâyet etmezsin. Sonra dünyâ işlerinden dolayı yorulur ve bitkin düşersin. Geceleri kaza namazı kılmaya fırsat bulamazsın. Yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasız olursun. Nefsine, hevâna ve şeytâna tâbi olursun. Âhıretini dünyâya karşılık satarsın. Nefsinin kölesi ve onun bineği olursun.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
İnsanlar dört kısımdır. Dördüncü kısımdakiler; melekler âleminde Azîm diye isimlendirilmiştir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Kim öğrenir, öğrendiğini öğretir ve bununla amel ederse, melekler âleminde Azîm diye çağrılır” buyurdu. Bu kimse, Allahü teâlâyı ve âyetini bilen kimsedir. Allahü teâlâ, onun kalbine ince bilgileri koymuş, onu gizli sırlarına muttali kılmış, onu kullarının arasından seçerek, yakın kulları arasına almıştır. Allahü teâlâ, bu kulunu derin âlim, insanları Allahü teâlâya da’vetçi, onları korkutucu, insanlara doğru yolu gösterici ve Peygamberlerine (aleyhimüsselâm) vâris kılmıştır. Bu mertebe, peygamberliğin dışındaki en yüksek mertebelerdendir. Böyle kimselere yapış. Onlara muhalefet etme. Onlara düşmanlık yapma. Onlardan uzaklaşma. Onun nasihatini terk etme. Çünkü kurtuluşun, onun söylediklerindedir. Helak ve dalâlet, onun sözünün dışındaki sözlerdedir.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
İnsanlar dört kısımdır. Üçüncü sınıf kimsenin; kalbi vardır, fakat konuşmaz. O, öyle bir mü’mindir ki, Allahü teâlâ onu insanlardan gizlemiş, onu himâye etmiş, ona nefsinin ayıplarını görmeyi nasîb etmiş, kalbini aydınlatmış, insanların arasına karışmanın ve lüzumsuz, fâidesiz ve fazla konuşmanın zararını, istenmiyen durumlardan kurtulmanın susmakta ve yalnızlıkta olduğunu bildirmiştir. Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) şu mübârek sözüne iyi kulak ver: “Susan, kurtulur.” Âlimlerden birisi de şöyle buyurmuştur: “İbâdet on parçadır. Dokuz parçası susmaktır.” Sözü edilen bu üçüncü kısımdaki kimse, Allahü teâlânın velîsidir. Allahü teâlâ onu insanlar arasında gizlemiş ve korumuştur. Bunlar, akıllı kimselerdir. Selâmettedirler. Allahü teâlânın ni’metleri içerisindedirler. O’nun katında her türlü hayır vardır. O hayırlardan kendine al. İhtiyâçlarını gidermek, hizmetlerinde bulunmak sûretiyle onlarla beraber ol. Onları sev. Allahü teâlâ da seni sever. Seni, sevdiği sâlih kulları arasına katar.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
İnsanlar dört kısımdır. İkinci kısım kimselerin; dili var, fakat kalbsizdirler. Hikmetle konuşurlar, fakat onunla amel etmezler. İnsanları, Allahü teâlâya da’vet ederler, fakat kendileri Allahü teâlâdan kaçarlar. Başkasının ayıbını, çirkin işlerini görürler, fakat kendi yaptıklarını görmezler. Böyle kimseler, üzerine elbise giymiş kurt gibidir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) böyle kimselerden sakınılmasını şu hadîs-i şerîfte açıklamıştır: “Ümmetim hakkında en korktuğum, dili olan münâfıktır.” Diğer bir hadîs-i şerîfte ise; “Ümmetim hakkında en korktuğum, kötü âlimlerdir” buyurmuştur. Bundan Allahü teâlâya sığınırız. Böyle kimselerden uzak dur. Tatlı sözleri ile sana te’sîr edip, seni çarpmaması için, ondan sür’atle kaç. Yoksa, kötülüklerinin ateşinde seni de yakarlar, içinin ve kalbinin pis kokusuyla seni öldürür.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
İnsanlar dört kısımdır. Birincisi: Onun ne dili vardır, ne de kalbi, o âsîdir. Günahlara dalmıştır. O ahmak ve aldanmıştır. Allahü teâlâ ona kıymet vermez. Onda hayır yoktur. O ve benzerleri, ağırlığı olmayan bir çöp gibidirler. Belki bunlara Allahü teâlâ merhamet eder de, onların kalblerine îmânı, bedenlerine de tâatı nasîb edebilir. Böyle kimselerden olma. Onlar arasına katılma. Çünkü onlar, Allahü teâlânın azâbına müstehak kimselerdir. Onlar, Cehennemliklerdir. Onlardan Allahü teâlâya sığınırız. Eğer Allahü teâlâyı tanıyan âlimlerden, hayrı öğretenlerden, insanları Allahü teâlânın dînine da’vet eden bu yoldaki rehberlerden isen, onlara yaklaşabilirsin. Onların yanına gidince, onları Allahü teâlânın râzı olduğu şeylere da’vet et. Onları kötülüklerden sakındır. O zaman Allahü teâlânın katında basiret sahibi olarak yazılırsın. Sana, Resûllere ve Nebilere verilen sevâblar verilir. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ), Ali bin Ebî Talibe ( radıyallahü anh ); “Allahü teâlânın senin vâsıtanla bir kişiyi hidâyete kavuşturması, senin için, güneşin üzerine doğduğu bütün şeylerden hayırlıdır” buyurdu.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Belâ ve musibetler, kalbi ve kalbin yakînini kuvvetlendirir, nefsin arzu ve isteklerini zayıflatır. Çünkü mü’mine elem ve acılar gelince, mü’min sabır, rızâ ve Allahü teâlâdan gelene teslimiyet gösterince, Allahü teâlâ o kulundan râzı olur ve ona yardım eder ve onu muvaffak kılar. Hattâ Allahü teâlâ, o kuluna yardımını arttırır. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Eğer şükrederseniz, verdiğim ni’metleri elbette arttırırım” buyuruyor (İbrâhim-7).
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Allahü teâlâ, mü’mini, îmânının kuvvetine göre imtihan eder. İmânı kuvvetli ise, imtihanı da çetin ve büyük Olur. Resûlün imtihanı, Nebîninkinden daha çetindir. Çünkü Resûlün îmânı daha kuvvetlidir. Nebinin imtihanı, ebdâlin imtihanından daha büyüktür. Ebdâlin imtihanı, velîlerin imtihanından daha büyüktür. Bu mes’ele, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) şu hadîs-i şerîfi ile açıklanmıştır: “Biz Peygamberler topluluğu, en çetin imtahanlara tâbi oluruz.” Allahü teâlâ, o büyüklerde belâyı eksik etmez. Onlar devamlı bir huzûr ve uyanıklık hâline kavuşuncaya kaçlar, Allahü teâlâ, onlara belâ göndermekte devam buyurur. Çünkü Allahü teâlâ onları sever. Onlar muhabbet ehlidir. Hakkı severler. Seven sevdiğinden başka birşeyi tercih etmez. Belâlar onların kalblerini tutar, onların nefsleri için bağdır. Onları, Allahü teâlâdan başkasına meyletmekten men eder.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Nasihatler: Sünnet-i seniyyeye uyunuz. Dinden olmayan, dinde sonradan çıkarılıp, din imiş gibi kabûl edilen bid’atleri yapmayın. Allahü teâlânın emirlerine itaat edin. O’nun emirlerine karşı gelmeyin. Allahü teâlâya ortak koşmayın. Hakkı olduğu gibi kabûl edin. Onu herhangi bir şeyle lekelemeyin. Hâlinizden şikâyette bulunmayın. Sabredin, feryâd etmeyin. Doğruluk üzere devam edin. İsteyin, istemekle bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hâllerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Dâima ümitli olun. Birbirinizle düşman değil kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin. Günahlarınızdan tövbe ederek temizlenin. Günah işliyerek kirlenmeyin. Rabbinize karşı ibâdet ve tâatla süsleniniz. Rabbinizin kapısından ayrılmayınız. O’na yönelmekten yüz çevirmeyin. Tövbe etmeyi geciktirmeyin. Her zaman, Rabbinizden özür dilemekten bıkmayın. Belki o zaman merhamete kavuşursunuz. Cehennemden uzaklaşmaya çalışınız.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Her mü’mine lâzım olan üç şey: Her mü’minin bütün hâllerinde üç husûsa riâyet etmesi lâzımdır. Bunlar; Allahü teâlânın emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak, kadere rızâ göstermektir. Mü’min, hayâtında bu üç şeyin dışına çıkamaz. Öyleyse mü’minin, kalbiyle, nefsiyle ve bütün a’zâları ile her hâlinde bu üç şeyi yerine getirmesi lâzımdır.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Tövbenin şartları üçtür: 1- Dînimize uymayan işlere pişman olmaktır. Nitekim Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Pişmanlık tövbedir” buyurup, pişmanlığın tövbe olduğunu beyân eylemiştir. Pişmanlığın doğruluğunun alâmeti, ince kalblilik ve çok gözyaşı dökmektir. Bunun için Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Çok tövbe edenlerle bulununuz, çünkü onlar ince kalbli olurlar” buyurdu. Böylece çok tövbe edenlerle birarada oturunuz, onlarla sohbet ve arkadaşlık ediniz. Zîrâ onlar daha ince ve yumuşak kalbli ve anlayışlıdırlar diye emrediyor, uyarıyor. 2- Her hâl ve zamanda, bütün kötülükleri ve kötü sözleri terk etmektir. 3- Günah ve kötülükten yapmış olduğu şeyleri ve onlara benzer işleri bir daha yapmamağa azmedip, karar vermektir. Nitekim Ebû Bekr-i Vâsıtî’ye nasûh tövbesi nasıldır? diye sorduklarında: Nasûh tövbesi, gizli ve aşikâr, sahibi üzerinde günah iz ve te’sîrlerinden bir iz ve lekenin kalmamasıdır, buyurdu. Pişmanlık, azm ve kasd meydana getirir. Azm: işlenilen günaha bir daha dönmemektir. Çünkü günahlar, kulu Rabbinden uzaklaştırır. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Kul, kendisine erişen günah sebebiyle bol rızıktan mahrûm olur” buyurulmuştur.
Fudayl bin Iyâd ( radıyallahü anh )
“Sen kendi nefsine nasihat edici ol. Kendine muhakkak lâzım olan şeyleri, sağ iken görüp yapmağa gayret et. İnsanları kendine tavsiye ve nasihat edici eyleme. Kendin dünyâda gâfil ve durgun durup da, öldükten sonra senin için, iyilik ve sevâb yapacaklarını ve senin için çalışacaklarını sanma. Zîrâ sen, dünyâda iken kendine, âhıretin için lâzım olacak işlere can çıkarcasına, çok gayret göstermediğin hâlde, başkalarının senin için iyilik yapacaklarına, sevâb işleyeceklerine nasıl inanabiliyorsun!”
Hasen-i Basrî ( radıyallahü anh )
“Tövbe dört esas üzerinedir:
1- Dil ile istiğfar,
2-Kalb ile pişmanlık,
3- A’zâ ve organlar ile günahları terk,
4- O günahları bir daha yapmıyacağına niyet ve kasdetmektir” dedi
ve yine Hasen-i Basrî ( radıyallahü anh ) buyurdu:
Nasûh tövbesi;bir günâha tövbe etmek ve bir daha, tövbe ettiği şeyi yapmamaktır.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Biz, Cehennemden ve ona girmeği gerektiren amellerden, Cehennem ehline arkadaş ve yoldaş olmaktan Allahü teâlâya sığınırız. Ey bizim ve Cehennemin yaratıcısı olan Rabbimiz! Bizi Cehennem çukurlarına düşürme! Cehennemin zincir ve bukağılarını boynumuza vurdurma. Cehennem elbiselerini bize giydirme! Cehennem zakkumunu bize yedirme! Cehennemin sıcaklığı ve kaynar suyu ile bize su verme. Cehennem zebanîlerini üzerimize musallat etme! Cehennem ateşine bizi yedirme! Ancak rahmetinle bizi Cehennem üzerine kurulmuş Sırattan geçir! Cehennemin şer ve alevini bizden uzak et. Rahmetinle bizi Cehennemden, onun dumanından ve şiddetinden koru! Âmin, yâ Rabbel âlemin!
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Allahü teâlânın kullarından, dünyâda kendine mübah edilen şeyi yiyen, ona şükreden, karşılık olarak Cennet lezzetlerinden istediği şey verilir. Bir kimse, dünyâda kendisine mübah kılınan şeyi yemese, Cennetin derecelerinden pay ve nasîbini kendine haram etmiş olur. Bir kimse Cenneti inkâr etse, Cennetten ve Cennetteki bütün ni’metlerden mahrûm olur.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Âhırette olan çeşit çeşit azâblar, Allahü teâlânın, Cehennemlikler hakkındaki gazâb ve kızgınlığı, Cennette olan çeşit çeşit ni’metler ve lezzetler ve sürûrlar, Allahü teâlânın Cennetlikleri için olan rahmeti sebebiyledir.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Biliniz ki, Cehenneme girmek küfür sebebi iledir. Azâbın arttırılması, derecelerin aşağı olması, günah ve çirkin ameller ve işlerledir. Cennete girmek ise, îmân iledir. Ni’metlerin arttırılması ve yüksek derecelere kavuşmak, sâlih ameller ve güzel ahlâk iledir.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
“İyi huy sahibi, insanlardan gelen şeylere aldırmaz. Bu hâl ise, herşeyin Allahü teâlânın dilemesiyle olduğunu bilmektendir. Böyle olan kimse, nefsini hakîr görür.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
“Kalb, dünyâ arzularından birine bağlı kaldığı ve onun geçici lezzetlerinden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok âhıreti sevmiş olamaz.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
“Kim insanlardan birşey istiyorsa, Allahı tanımadığı için istiyor, îmânı, ma’rifeti ve yakîni zaîf olduğu için istiyor.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
“Allahü teâlâ, bir kulunu severse, ona fazla mal ve evlâd vermez. Böylece, Allaha olan muhabbetini engelleyecek bir ortak olmamış olur. Çünkü Allahü teâlâ Gayyur’dur. İbâdette olduğu gibi, sevgide de ortaklığı kabûl etmez.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
“İnsan, kendini Kelime-i tevhîd söylemeye, “La ilahe illallah” demeye alıştırmazsa, ölüm döşeğinde iken onu hatırlaması ve söylemesi güç olur.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
“Nefsinin peşine düşüp de, rehberi, yol gösterici hakîkî âlimleri dinlemeyen kimse, gerçekten nasîbsizdir.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
“Allah için hâline sabr eden fakir, Allaha şükreden zenginden daha değerlidir. Hâline şükredebilen fakir ise, şükreden zenginden ve sabreden fakirden daha üstündür.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
“Şükrün esâsı, ni’metin sahibini bilmek, bunu kalb ile i’tirâf etmek ve dille söylemektir.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
“Bid’at yoluna sapmayınız! İtâat ediniz, muhalif olmayınız! Sabrediniz, sızlanmayınız! Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız! Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz! özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz! Hele Mevlânızın kapısından hiç ayrılmayınız.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
“Allahü teâlâya en yakın olan, ahlâkı güzel, kalbi rahat olandır. En üstün amel, kalbin Allahtan başkasına yönelmemesidir.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
“Hakîkî yaşamak, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir.”
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâima gördüğünü unutmamaktır. Sebeblerde Allahü teâlâya dil uzatma. Her hâlde Allahü teâlâdan gelene râzı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: Alçak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. Hakîkî yaşamak, nefsini öldürmenle olur. (Nefsini öldürmek; nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir.)
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermiyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Tasavvuf sekiz haslet üzerine kurulmuştur: Cömerdlik, rızâ, sabır, işâret, gurbet, yün elbise giymek, seyahat etmek ve fakirlik, cömerdlik, İbrâhim aleyhisselâmın; rızâ, İshâk aleyhisselâmın; sabır, Eyyûb aleyhisselâmın; işâret Zekeriyyâ aleyhisselâmın; gurbet Yûsuf aleyhisselâmın; yün giyinmek, Yahyâ aleyhisselâmın; seyahat, Îsâ aleyhisselâmın; fakirlik, efendimiz ve şefaatçimiz Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) hasletleridir.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana tevfîk versin! Fakrin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin hakîkati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allahtan başkasına ihtiyâç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk ile, güler yüz, tatlı söz ve yumuşaklıkla muâmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk ise çeker ve yaklaştırır.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Ey oğlum! Sana vasıyyet ederim! Dervişlerle beraber ol. Meşâyıha hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasihat üzere ol.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bizim bu tarîkatimiz, Kitâb ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömerdlik, cefâ ve ezaya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (Rahmetullahi aleyh)
Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk (muvaffakiyet) ihsân eylesin! Sana Allahtan korkmanı ve O’na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve hududunu gözetmeni vasıyyet ederim.
Rislân Ed-Dımeşkî (Rahmetullahi aleyh)
“Gadabın (öfkenin) sebebi, kendinden üstün birinin, hoşlanmadığı bir şekilde hücum etmesidir. Öfke, insanın bâtınından (içinden) zâhirine (dışına) doğru çıkar. Hüzün ise, dışından içine doğru işler. Öfkeden güç ve intikam hırsı, hüzünden ise dert ve hastalık doğar.”
Rislân Ed-Dımeşkî (Rahmetullahi aleyh)
“Ahlâkın en güzeli, gücü yettiği hâlde affetmek ve kendi ihtiyâcı olan şeyi cömertçe vermek.”
Rislân Ed-Dımeşkî (Rahmetullahi aleyh)
“Kerîm olan kimse, eziyetlere dayanır, belâlardan dolayı şikâyetçi olmaz.”
Rislân Ed-Dımeşkî (Rahmetullahi aleyh)
“Eğer kendinde, sana düşman olan kimseyi yenmeye bir güç bulursan, bulduğun bu güce, kuvvete şükür olarak onu affet.”
Rislân Ed-Dımeşkî (Rahmetullahi aleyh)
Ârifler üç kısımdır: Hazır, gâib, garîb. Hazır olan, zâhirde görünen ve bilinenlerdir. Bunlar, ancak ilmin incelikleri ile bilinirler. Gâib olanlar ise, hakîkat ilminin şâhidleriyle, işâretleriyle bilinebilir. Garîb olanlar ise, hiç anlaşılmaz, kendisi ve kendisi dışında olan şeylerle ilgili sebebleri bırakmıştır. Her kim ki önüne yabancı olarak çıksa, yanar, biter.”
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
İnsanlar iki kısımdır. Birincisi: insanlıktan nasîbini almamış, ancak boyunun uzunluğu, vücûdunun güçlülüğü gibi dış görünüşle ve hitâbetindeki üstünlüğü ile yetinen kimselerdir. Bu grub insanlar, hayvanlardan daha düşük bir seviyededirler, ikincisi: Kâmil insandır. Bu, ne için yaratılmış olduğunun ma’nâsını kavramış olan kimsedir.
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
Çocuğun anne ve babası üzerindeki hakkı, dînî edebleri öğretmek ve hak olan şeyleri hatırlatmak sûretiyle terbiye yolu tutmalarıdır.
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
İnsanoğlunun yaratılmasından maksad, Allahü teâlâya ibâdet etmesi, O’nun dîninin yayılmasına yardım ve yeryüzünü îmâr etmesidir. Halkın büyük çoğunluğu, yaratıcısı olan Allahü teâlâya isyan edip, O’nu hatırına getirmiyor. Allahü teâlâ, onlardan bir kısmını dînini yaymaya sebeb kılar. Fakat bunu onlar anlıyamazlar. Kâinatta insanın faydalandığı herşeyi, Allahü teâlâ yoktan yaratmıştır.
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
Allahü teâlânın yarattıkları üç çeşittir. Birincisi, dünyâ için yaratılmış olan canlılardır, ikincisi, yalnız âhıret için yaratılmış olan meleklerdir. Üçüncüsü, her iki cihan için yaratılmış olan insandır. İnsan, kendinden aşağı seviyede bulunan hayvan ile, kendinden yüksek seviyede olan melek arasında, orta seviyede bulunmaktadır
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
İnsan, konuşan varlıklardandır. Fakat o, devamlı nefsinin arzu ve isteklerinden konuşur. Kendisine zararı ve faydası olmayan şeyleri öğrenir. Onlar, dünyâ hayâtının zâhirini bilirler. Ama âhıret hayâtından gâfillerdir. Onlar, parayla satabilmek için kitap yazarlar, îmân etmiş görünür, şeytana tâbi olurlar. Kendilerine zarar verecek olan şeylere kulluk yapıyorlar. Namaz kılmak için câmiye üşenerek giderler ve gaflet hâlinde namazlarını kılarlar. Kendilerine verilen nasihatleri kabûl etmeyip, halka nasihat vermeye kalkarlar.
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
Hased, cimriliğin son şeklidir. Çünkü hased eden kimse, kendi mülkü ile değil, Allahü teâlânın mülkü ile cimrilik yapar. Bunun için denir ki: “Hasedci, sahip olmadığı şeyle cimrilik yapar.”
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
Tevâzu; kişinin sahip olduğu mertebeden daha aşağıda olan mertebeye rızâ göstermesidir. Kibir; kendisini başkasından üstün görmektir.
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
Nasihat, insanların işlerinde, fâidelerine olan şeyi, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını tatlı dil ile bildirmektir. Kişi, önce kendisine nasihat etmelidir. Bunu yapan kimse, başkasına nasihat eder.
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
İstişâre edilecek kimsenin, doğru, tecrübeli, dînimizi bilen, nasihat edici, kendini beğenmeyen, görüşünde dönek olmayan, yalan söylemiyen olması gerekir. Çünkü kim yalan söylerse, onun görüşü de yalan olur. İstişâre edilecek kimsenin, istişâre vaktinde kalbinin çeşitli düşüncelerden kurtulmuş olması gerekir.
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
“Ahmak öyle bir kimsedir ki, ucbu (kendini beğenmesi) onu istişâre etmekten men eder.”
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
Çok gülmekten sakınmalıdır. Çünkü çok gülmek, kalbi öldürür. Unutkanlık meydana getirir denmiştir. Gülmek, bir şeye hayret neticesinde olur. Böyle birşey olmadan gülmek doğru değildir.
Sa’d bin As ( radıyallahü anh )
“Mizâhda orta yolu tut. Çünkü mizâhda aşırılık, kişinin kıymetini giderir. Onu terk etmek ve asık çehreli olmak da dostlar arasındaki yakınlığı giderir.” Fakat bunda orta yolu tutmak pek zor olduğu için, âlimlerin çoğu, azını da terk etmişlerdir. Mizah (şaka), ağırbaşlılığı ve kıymeti giderir, kardeşliği bozar.
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
Kim başkasını ayıplarsa, onu da ayıplarlar. Başkalarının ayıplarını araştırmak, kişinin de ayıplarının araştırılmasına sebeb olur. (Gıybet kanser gibidir. Cemiyeti harâb eder.)
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
Şükür üç kısımdır. Kalb ile olan şükür, ni’metin Allahü teâlâdan olduğunu düşünmek, dil ile olan şükür, ni’meti vereni medh etmektir. A’zâlarla olan şükür, bunların Allahü teâlânın ni’meti olduğunu bilip, ne için yaratılmışlarsa o işte kullanmaktır
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
Cedel (mücâdele ve münâzara) mekrûh olmakla beraber, bir takım şartları vardır. Cedelin sonu kırgınlıktır, muhabbetin azalmasıdır. Bunun ise hiç fâidesi yoktur. Sâdece düşmanlığı artırır ve hakîkati inkâra kadar götürür.
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
Vâ’iz ile dinleyicilerin durumu, tabib ile tedâvi olan hasta gibidir. Tabib, insanlara, şunu yemeyiniz, çünkü o zehirdir der de, kendisi o şeyi yerse ve bunu yediğini insanlar görürlerse, sözünün hiç te’sîri olmaz. Vâ’iz de, yapmadığı bir şeyi söylediği zaman, aynı duruma düşer. Bu bakımdan, “Ey tabib! Önce kendin iyi ol, sonra başkaları iyi olur” denir.
Hazreti Ömer ( radıyallahü anh )
“İki kişi belimi büktü. Birisi câhil olan âbid, diğeri şerefini ve şahsiyetini düşüren âlimdir.” Câhil olan, ibadetiyle insanları aldatır. Âlim de, kötü hareketleriyle insanları ilimden nefret ettirir, uzaklaştırır. Vâ’izin sözü ile hareketleri birbirine uygun olmazsa, böyle vâ’izden faydalanılmaz. Çünkü onun ameli gözle görülür. İnsanların çoğu sâdece gördüğüne göre hüküm verirler. Basiretlerine göre hüküm veren azdır. Öyleyse vâ’izin, herkesin gördüğü ve göz önünde bulunan hareketlerine çok dikkat etmesi gerekir.
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
Vâ’iz, güneş gibi olmalıdır. Güneş, ışığından Ay’ı da fâidelendirir. Ayrıca kendisinde, Ay’a verdiği fâideden daha fazla fâideler vardır. Vâ’iz, sözlerini işleriyle bozmamalıdır. Ya’nî sözü ile hareketleri birbirine ters düşmemelidir. Sözleri, hâlini yalanlamamalıdır.
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
Vâ’izin, önce kendisinin söylediklerine uyması, sonra va’z ve nasihat etmesi, önce kendisinin görmesi, sonra başkalarına göstermesi, önce kendisinin doğru yol üzere bulunması, sonra başkalarına doğru yolu göstermesi lâzımdır. Vâ’iz, içerisinde yazı bulunan bir defter gibi olmamalıdır. Çünkü, defterin içindeki yazılar bir ma’nâ ifâde eder, fakat defter ondan istifâde edemez.
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
Hocanın, talebelerini evlâdı gibi görmesi lâzımdır. Çünkü muallim, talebe için ana ve babadan daha şereflidir. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Ben sizin için babanız yerindeyim. Ben size öğretirim” buyurdu.
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
Talebenin üç şeye riâyet etmesi lâzımdır. Birincisi: Yerin zararlı otlardan temizlenmesi gibi, talebenin de kendisini kötü huylardan temizlemesi lâzımdır. İkincisi: ilme, vaktinin çoğunu verebilmesi için, dünyevî meşgûliyetleri azaltması gerekir. Fikrin dağınıklığı; suyun dağılıp bir kısmını havanın kuruttuğu, bir kısmını da yerin emip bitirdiği su gibidir. Fakat, o su toplanıp bir araya getirilirse, sulanacak araziye ulaşır ve o sudan istifâde edilir. Üçüncüsü: Hocaya ve ilme karşı kibirli olmamaktır. Talebe, yağan yağmuru kabûl edip emen toprak gibi olmalıdır. Yoksa istifâde edemez.
Ali bin Ebî Tâlib ( radıyallahü anh )
Dünyâ, sâdece geçici olarak kalınan yerdir. Devamlı oturulan bir yer değildir. Bu yolculuk, ana karnında başlar, ölünceye kadar devam eder. Âhıret ise, asıl istenilen devamlı kalınacak yerdir. İnsan, Dâr-is-selâm’a (Cennete) da’vet edildi. Allahü teâlâ, Yûnus sûresinin yirmibeşinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allah, Cennete çağırır ve dilediği kimseyi doğru yola iletir”
Râgıb İsfehânî (Rahmetullahi aleyh)
Nefsin temizlenmesi, kuvvetli üç ıslâh ile mümkün olmaktadır. Bu üç ıslâhın ilki, düşüncenin ıslâhı olup, bu da; i’tikâdda hak ile bâtılı, konuşmada doğru ile yalanı, amelde güzel ile çirkini ayıracak hâle gelinceye kadar ilim öğrenmekle hâsıl olur. İkinci ıslâh; şehvetlerin, arzuların ıslâhı olup, gücü yettiği kadar cömertliği nefse kolaylaştırır. Üçüncüsü; hamiyyeti ıslâh olup, bu hamiyyeti kolaylaştırmakla elde edilir. Hamiyyet: Dîni, milleti himâye etmekte, korumakta, şerefini savunmakta, tenbellik etmeyip bütün kuvveti ile gayret etmektir. Hamiyyeti kolaylaştırmakla, nefs gadabdan uzaklaşır ve şecaat sahibi olur. Böyle şecaate ulaşan nefs, korkaklıktan, kötü hırstan uzaklaşır.
Osman bin Merzûk (Rahmetullahi aleyh)
“İşi karışık olan kimselerle düşüp kalkanın, hâli de karışık olur.”
Ömer Nesefî (Rahmetullahi aleyh)
“Koğuculuk yapana on şey yapmalıdır. Altısı adl, dördü fadldır.
1. Sözünü kabûl etme, çünkü o fâsıktır ve fâsıkın sözü kabûl edilmez.
2. O işten onu men et. Çünkü yaptığı iş münkerdir ve nehy-i münker yapmak lâzımdır.
3. Koğuculuk yapanı sevme. Çünkü o âsîdir, günah işlemiştir. Allahü teâlâya ve Resûlüne âsî olan sevilmez.
4. Müslümana sû-i zan etrne. Çünkü müslümana sû-i zan edilmez.
5. Sözünün doğru olup olmadığını araştırma. Çünkü günahtır. Günahları araştırmamak lâzımdır.
6. O sözü başkasına söyleme. Çünkü bu başkasının ar perdesini yırtmak demektir. Müslümanın ar perdesini yırtmamak lâzımdır.
Ömer Nesefî (Rahmetullahi aleyh)
“Tefsîr-i Teysir” de ve “Erba’în-i Selmânî” isimli kitabında, Allahü teâlânın meâlen; “Ey mü’minler! Şarab (içki) içmek, kumar oynamak, ibâdet için dikilen putlar, fal okları, hep şeytanın işinden pis birer şeydir. Onun için bunlardan sakınınız. Muhakkak şeytan, şarabda ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allahı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık böyle olunca, siz bunlardan sakınmaz mısınız?” (Mâide-90, 91) buyurduğu âyet-i kerîmelerde, şarabın ve alkollü içkilerin haram olduğunu on şekilde izah etmektedir. Bunlar: 1. İçkiyi kumarla bildirmektedir. Kumar ise haramdır. O hâlde içki de haramdır. 2. İçki içmeyi puta tapmakla bildirdi. Puta tapmak haramdır, yasaktır. O hâlde içki içmek de haramdır. 3. İçki içmeyi fala yakın bildirdi. Fal haramdır. O hâlde içki içmek de haramdır. 4. İçkiye pelîd, ya’nî murdar, necis (pis) buyurmaktadır. 5. İçkiye ve diğerlerine şeytanın işi buyurulmaktadır. 6. Bu beyândan sonra, o hâlde bundan sakınınız, kaçınınız buyurdu. 7. Ondan sakınmayı kurtuluş sözü olarak bildirdi. Kurtuluş ancak haramlardan sakınmakla olabilir. 8. Düşmanlık ve kin sebebi olur buyurdu. Elbette haram olmuş olur. 9. Allahü teâlâyı anmaktan ve namazdan insanı alıkoyar, buyurdu. Allahü teâlâyı anmaktan ve namazı kılmaktan insanı alıkoyan şey, elbette haramdır. 10. İçki içmekten sakınmağı emretti. Bir şeyi işlemeği terk etmenin emrolunması, o şeyin haram olduğunu gösterir.
Ömer Nesefî (Rahmetullahi aleyh)
Müctehid, ictihâdında doğruyu bulur veya bulamaz.
Ömer Nesefî (Rahmetullahi aleyh)
Resûlullahın ( aleyhisselâm ) bildirdiği kıyâmet alâmetlerinden; Deccâl, Dâbbet-ül-ard, Ye’cûc ve me’cûc, Îsâ aleyhisselâmın gökten inmesi, güneşin batıdan doğması ve benzeri şeylerden haber verdikleri haktır, olacaktır.
Ömer Nesefî (Rahmetullahi aleyh)
Kâhini, gaybden verdiği haber üzerine tasdik küfürdür.
Ömer Nesefî (Rahmetullahi aleyh)
Allahü teâlâdan ümidini kesmek, yahut herhalde ondan emîn olmak da küfürdür.
Ömer Nesefî (Rahmetullahi aleyh)
Kul, namaz ve orucun, kendisinden muaf tutulacağı bir dereceye ulaşamaz. (Böyle bir derece yoktur.)
Ömer Nesefî (Rahmetullahi aleyh)
Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mi’râcı uyanık iken, kalb, rûh ve beden ile birlikte olmuştur, haktır.
Ömer Nesefî (Rahmetullahi aleyh)
Mü’minlerden âsî olanlar Cehenneme girse de, orada sonsuz kalmazlar.
Ömer Nesefî (Rahmetullahi aleyh)
Peygamberlerin gönderilmesinde hikmetler vardır. Allahü teâlâ, peygamberleri, insanları beğendiği yola kavuşturmak, doğru yolu göstermek için gönderdi. Peygamberler, insanların ihtiyâcı olan dînî ve dünyevî bilgileri onlara öğretirler. Allahü teâlâ, Peygamberleri “aleyhimüsselâm” mu’cizelerle kuvvetlendirdi. Peygamberlerin evveli Âdem aleyhisselâm, sonuncusu Muhammed aleyhisselâmdır. Peygamberlerin en efdali (faziletlisi) Muhammed aleyhisselâmdır. Melekler, Allahın kullarıdır. Emredilen şeyi yaparlar. Onların erkeklik ve dişilikleri yoktur.
Ömer Nesefî (Rahmetullahi aleyh)
Îmân, Allahü teâlânın Peygamber efendimize bildirdiği bütün bilgileri öğrenip, kalb ile inanmak ve dil ile ikrâr etmektir. Ameller çoğalabilir, îmân azalmaz ve çoğalmaz. İmân ve İslâm birdir. Bir müslüman “Ben, mü’minim” demelidir, “İnşâallah mü’minim” demek doğru olmaz.
Ömer Nesefî (Rahmetullahi aleyh)
Haram da rızıktır. Fakat Allahü teâlâ, helâlden istemek, kazanmak ve helâlden yemekden râzıdır. Herkes, helâl veya haram olan kendi rızkını yer.“Bir kimse kendi rızkını yiyemez, yahut başkasının rızkını yiyebilir” demek yanlıştır.
Ömer Nesefî (Rahmetullahi aleyh)
Şu on şeye inanmak, Ehl-i sünnet olmanın şartlandır: 1. Kur’ân-ı kerîmin Allahü teâlânın kelâmı olduğuna inanmalıdır. 2. Kendi imânında şüphe etmemelidir. 3. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Eshâbından hiç birine dil uzatmamalı ve kötülememelidir. Peygamber efendimizden sonra Ebû Bekr-i Sıddîk’i ( radıyallahü anh ) hak halîfe bilmelidir. Ondan sonra Ömer-ül-Fârûk’u ( radıyallahü anh ), sonra Osmân-ı Zinnûreyn’i ( radıyallahü anh ), sonra Ali bin Ebî Tâlib’i ( radıyallahü anh ) sırası ile hak halîfe bilmelidir. Eshâb-ı Kirâmdan hiçbirine düşman olmamalı ve saygısızlıkta bulunmamalıdır. Çünkü onlara düşmanlık edenin îmânlarının gitme tehlikesi vardır. Nitekim Ebû Ali Dekkak ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Her insanın üçyüzaltmış damarı vardır. Eğer üçyüzellidokuz damarı Peygamber efendimizin, Eshâb-ı kirâmına (r.anhüm) muhabbet, bir tanesi Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Eshâbından birine düşmanlık, sevgisizlik üzere bulunsa, ölüm zamanında emir gelir ve canını o bir damardan alırlar. Bunun bozukluğu sebebiyle dünyâdan imansız gider.” Allahü teâlâ bizi bundan korusun. O hâlde Eshâb-ı Kirâma düşman olmaktan çok sakınmak lâzımdır. 4. Mü’minlerin âhırette Allahü teâlâyı göreceklerine inanmalıdır. 5. Devlet reîsine isyan etmemeli, onun veya ta’yin ettiği kimsenin arkasında Cum’a namazı kılmanın hak olduğunu bilmeli ve devlet başkanına duâ etmelidir. 6. Her müslümanın arkasında namaz kılmalıdır. (Ancak Ehl-i sünnet i’tikâdında olmayan, haramlardan sakınmayan, reformcu, bozuk i’tikâdlı, istincâ ve istibrâya dikkat etmiyen, bunun gibi îmâna, gusle, abdeste âit husûslarda akâid ve fıkıh âlimlerine uymayan birisine, namazda uymak doğru değildir.) 7. Müslümanın cenâze namazının kılınacağını hak bilmelidir. 8. Bir müslümana günah işlemekle kâfir oldu dememelidir. 9. Mest üzerine meshin dinden olduğunu kabûl etmelidir. 10. İyilik ve kötülüğün, Allahü teâlânın takdîri ile olduğuna inanmalıdır.
Ömer Nesefî (Rahmetullahi aleyh)
Allahü teâlânın bütün sıfatlarının ezelî ve ebedî olduğuna inanmalıdır. Nasıl olduğunu araştırmamalı, düşünmemelidir. İşleri Allahü teâlânın irâde ve takdîri ile bilmeli, kulluk vazîfelerinden el çekmemelidir. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Eshâbının (r.anhüm) hepsini sevmeli ve Ehl-i beytine dil uzatmamalıdır. Ne kadar iyi olunursa olunsun, Allahü teâlâdan korkmalı, ne kadar günahkâr olunursa olunsun, Allahü teâlâdan ümid kesmemelidir.