AnaSayfa
  • Kuran-ı Kerim
    Kuran-ı Kerim Oku
  • Sevgili Peygamberim
    Sevgili Peygamberim Oku
    Sevgili Peygamberim Dinle
  • Ehl-i Sünnet Kitapları
  • İletişim
  1. Anasayfa
  2. Altın Nasihatler
  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Hak yolcusu olan talibin, bütün işleri bir yana bırakıp, devamlı nefse karşı durmakla vaktini geçirmemesi de lâzımdır. Başka bir iyi yokmuş gibi hep nefse karşı gelmekle, meşgûl olursa, kendisini asıl maksattan alıkoyar. (Onu tamamen serbest bıraktığı zaman da böyledir.) Hak yolcusu, nefsini kandırıp ona bir rahatlık va’d etmeli, fakat bu rahat, kendisi için olup, nefsin azmasına sebep olmamalıdır. Sonra nefsin aldatılması işinden, mümkün olduğu nisbette vazgeçmeli, azaltmalıdır. Devamlı ona karşı duran kimseye, nefsi düşman kesilip onu meşgûl eder, kendisini uğraştırır. Fakat onu oyalamak sûretiyle elde etmeye uğraşırsa, nefsin günah olan arzularına tâbi olmaktan kurtulur. Bu sefer, nefs, İslâmiyete uyar.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Kalbinde, nefsin kötülüklerinin izleri kaldığı müddetçe, kalbe kat’iyyen bir hayır kokusu gelmez. Çünkü kalbde bulunan nefsin arzularının bakiyyesi, rahmet-i ilâhiyyeye karşı bir kalkandır. Kalbi, Allahü teâlânın rahmetinden mahrûm bırakır. Nefsin kalbe saldırıları kuvvetlendiği zaman, kötülükleri artar ve hayır, iyilik istemesi azalır. Sözün kısası; kalbde, nefsin arzularından bir kırıntı bulunduğu müddetçe, şeytan ondan ayrılmaz. Kötü hâtıralar, düşünceler ondan kesilmez.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Nefsin isteklerini beğenen ve onlara kıymet veren veyahut vücûdunda ondan daha çok cimrilik yapan birşeyin var olduğunu bilen bir kimse, nefsi tanımamış demektir. Kötülüklerle dolu olan nefs, nasıl olur da tenzih edilir, kusurlardan beri, uzak tutulur? Yahut onun için, bir müslüman kardeşine nasıl kızılıp eza edilir? Hâlbuki insan, öldürücü bir zehirden nasıl korunuyorsa, nefsin kötülüklerinden öyle korunması gerekir.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Kendisini kötüleyen kimselerin isnâd ettikleri kusûrların varlığını hemen kabûl etmeli ve onları hemen düzeltmeye gayret göstermelidir. Kendisini medhedenleri, övenleri gördüğü zaman da, onlara; “Perde arkasındaki görmediğiniz, aslını bilmediğiniz şeyi neden övüyorsunuz?” demelidir. Her nefes alış-verişte de nefsine; “Allahü teâlâ seni muradına kavuşturmasın, isteklerini vermesin. Arzu ettiklerinden uzaklaştırsın!” demelidir. Nefsin arzularının nezâhatinden, güzelliklerinden bahsedildiği, bunların beslendiği, yeşertildiği bir yerde bulunmaktan Allahü teâlâya sığınırız.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Allah yolunda bulunmak isteyen sâdık bir talebeye lâzım olan şudur ki; nefsin arzuları baş kaldırıp kendisini ezmek istedikte, hemen onun boynunu kırmalı, meylettiği her şeyden hemen ayrılmalıdır.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Sûi zan, kibirliliğin meydana getirdiği bütün kötü sıfatlar, benlik iddiası, saygısızlık ve meşhûr olmak arzusu, onun hayâtı olmuştur. Onun fenâlıkları saymakla bitmeyecek kadar çoktur, öyle olur ki, yaratana nasıl ibâdet ediliyorsa, tapınılıyorsa, kendisine de öyle tapınılmasını ister, arzular. Allahü teâlâya nasıl ta’zim ve saygı gösteriliyorsa, kendisine de, öyle ta’zim edilmesini ister. Nefsin bu kötülüklerinin kalıntıları bir kalbde kaldığı müddetçe, kulun Rabbine yakın olması nasıl olur? Nefsine şefkat gösterip ona acıyan kimse, ebedî olarak felaha kurtuluşa kavuşamaz.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Nefsin istilâsına uğrayan bir kalb için, bir hürriyet yoktur.) Kalb, nefsin oyuncağı olur. Nefs, bir kalbin hâkimi olduğu müddetçe, dünyalık ve baş olmak sevgisi, kat’iyyen kulun kalbinden ayrılmaz. Nefsinin arzularının istilâsına uğrayan bir kimse, Allahü teâlâ ile kendi arasında bağlılıktan bahsetmeye nasıl yeltenebilir? Sonra o âbid (çok ibâdet eden), nefsin âfetlerini bilmeksizin, ne cesâretle ibâdetinde ihlâstan bahsedebilir?” (Bu nefsin öyle bir teşkilâtı vardır ki, ancak Allahü teâlânın yardımı ile onlardan kurtulmak mümkün olur. Ondan kurtulmak nasıl mümkün olur ki) kötü arzular onun rûhudur. Şeytan onun hizmetçisidir. Çekişme, şirk, onun tabiatında, yaratılışında toplanmış, Hak teâlâ ile niza (çekişme) hâlinde bulunmak, Allahü teâlânın her emrine i’tirâz etmek, sanki onun tabiatı, huyu olmuştur.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    (Nefsin arzularına dâir olan kalıntıların alâmetleri çoktur.) Nefsin kötü isteklerine âit bu izler, ilim sahiplerinin öğrettikleri şeylerde bir türlü ihlâs elde edememelerinde, bunu Allah rızâsı için yapamamalarında daha çok görülür. Nefs, kalbi istilâ edip, kapladığı vakit, artık onu esîr etmiş, emri altına almış olur. (Orada saltanatı ele geçirip, kula istediğini yaptırır.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Her kul, nefsine ağır, zor gelecek, onu üzecek her vazîfeyi yapması lâzımdır. Nefs, Allahü teâlâya itaat eder hâle gelinceye kadar buna devam etmelidir. Nefs, Rabbine karşı kulun perdesidir. Onun isteğine uygun bir hareket olduğu müddetçe, vaktin bir safiyeti, (hoşluğu, güzelliği) kalmaz. Ona âit uygunsuz bir düşünce devam ettiği müddetçe, zikrin safiyeti kalmaz.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Her ân Allahü teâlâyı murâkabe edip tefekkürde bulunmak, her saadetin anahtarıdır. Kalb, onunla temizlenir. Bu murâkabe, nefsin hevasını, arzularını yok eder. Cenâb-ı Hak ile ülfeti, yakınlığı ve murâkabeyi kuvvetlendirir. Kalbe, muhabbet (sevgi) tohumu eker ve onda sadâkat (doğruluk) hâsıl eder. Velhâsıl murâkabe, öyle bir bekçidir ki, ne uyur ve ne de gaflete dalar.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Helâl lokma ile kalb; saf, berrak bir hâle gelir. Nefs tezkiye olunur. Ya’nî, helâl lokma yemeğe devam etmek ile, hem nefsin yeme ve içmeğe âit hakkı olan hazzı, lezzeti tattırılmış olur ve hem de onun azgınlığına mâni olunur. Çünkü nefs, Allahü teâlânın kuluna emânetidir. Ayrıca nefs, talibin yolculuğunda onun bineğidir. Ona yapılan zulüm, başkalarına yapılan zulüm gibidir. Belki ondan daha şiddetlidir. Çünkü nefsini gıdalarından mahrûm ederek onu ölüme terkeden, ya’nî kendini öldüren kimse hakkında, Cehennemde acı azâblar vardır. Başkalarını öldürmekten daha büyük günahtır. Hâsılı kelâm, nefse bir iksir çalıp, onu altına çevirmek lâzımdır. Bu iksir de, Allahü teâlâyı çok zikretmek, hatırlamaktır. Bu zikrin ihlâs ile olması da şarttır.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Allahü teâlânın rızâsını kazanmak isteyen bir tâlib için, işlerini sağlam temel üzerine kuracağı dört esas vardır 1- Dili, tam bir gönül huzûru ile Allahü teâlâyı zikirle meşgûl etmek, 2-Kalbi hem de zorlayarak, dâima Allahü teâlâyı murâkabe hâlinde bulundurmak, 3-Nefsin günah olan arzularına karşı, Allahü teâlânın rızâsını düşünerek muhalefet etmek, 4-Allahü teâlâya tam kulluk edebilmek için helâl lokma yemek.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Allah yolunda yürümek isteyen bir kişi, nefsine âit kibir (büyüklenmek), şirk, cimrilik, başkaları hakkında sû-i zan (kötü düşünmek) gibi kötü huylarından birini görürse, derhal nefsine bunların zıddı, tersi olan iyilikleri yaptırmalı, bunun için gayret göstermeli, Allahü teâlâyı zikretmeğe yönelmelidir. Böyle yapınca, nefsin kötülükleri zayıflar, kalbin nûru artar. Allahü teâlâ o kalbe, kendi muhabbetini (sevgisini) yerleştirir. Bu sebeple, nefsinin alışmış olduğu kötü huylarını terk etmek kendisine çok kolay gelir.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Yaptığı ameller, ibâdetler, şarktan garba kadar her yeri doldursa bile böyledir. Bu yolda er olan her kişi, dışarıdan yapacağı ameliyelerle nefsin arzu ve isteklerinin yapılmasına sebep olan ortamı yok etmeli ve içten de, nefsin kötülük arzularını kökünden kurutmaya çalışmalıdır ki, zamanını hep güzel olan şeylerle geçirsin. Dâima Allahü teâlânın zikri ile meşgûl olsun ve O’nunla dostluğunu devam ettirsin.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Nefs, kendine has kötü ahlâk ve sıfatı ile kaldığı müddetçe, insanın bütün hareketleri, onun bu ihtarına, ikâzına tâbi olur. Bu da iki şekilde ortaya çıkar. İnsanın yaptıkları, ya halk için veya nefsin rahatı için olur. Kulun yaptığı ibâdet veya herhangi bir hareket, insanların görüp beğenmesi, takdîr edilmesi düşüncesi ile olursa şirktir, Allahtan başkasına tapınmak olur. Nefsin rahatı için olursa, bu da nefsin hevasına, isteklerine, lezzetlerine tâbi olmaktır. (Bunun kötü olduğu, âyet-i kerîmelerde açıkça bildirilmiştir. Nefsin arzularının insanı Allah yolundan saptırıcı olduğu Kur’ân-ı kerîmde haber verilmiştir. Çünkü nefs, dâima Allahü teâlâyı inkâr, O’na inat, isyan etmek ister. Her işte nefsin arzularına uymak, nefse tapınmak olur. Nefsine uyan, küfre veya bid’at sahibi olmaya, yahut haram işlemeye başlar. Nefsin sevdiği, istediği şeylere “Hevâ” denir. Nefs yaratılışta kötülükleri, zararlı şeyleri sevici ve isteyicidir. İnsanı haramlara sürüklemek sûretiyle; elemlere, dertlere, hastalıklara sebeb olur. Böyle insan hep, mi’desini, zevkini düşünür. Hasis ve rezîl olur). Allaha şirk koşmak, O’ndan başkasına kulluk etmek öyle çirkin bir şeydir ki, kalbde saf bir tevhîd akidesinin hâsıl olmasını bir türlü bırakmaz. Nefisin hevâsı, arzuları ise hakikî bir kulluğun yapılmasına mâni olur. Allah yolunda bulunup, O’nun rızâsına kavuşmak isteyen bir kimse, nefsini, ya’nî o azgın düşmanını, tezkiye ederek zayıflatmadığı, onu, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına itaat eder hâle getirmediği müddetçe, bu yolda attığı her adımın bir faydasını göremez.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    İnsanın his ve hareket organları kalbine tâbidir. Kalb, aklı dinleyip, peygamberlere uyunca, hep kötülüğü isteyen nefs, insanların sonsuz saadete kavuşmalarına mâni olamaz.)


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Allahü teâlâ, ayrıca peygamberler göndererek, nefsin bütün arzularının kötü olduğunu bildirdi. İnsanların rahat etmeleri için lâzım olan emir ve yasaklar da gönderdi, insanın aklı, nefsinin isteklerinin zararlı olduklarını anlayıp peygamberlere ve onların vârisleri olan âlimlere uymak lâzım olduğunu kalbe bildirir, kalb de bunu dinlerse, insan saadete kavuşur


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    İnsanın nefsi, kendisinin saadete kavuşmasına mâni olan bir düşmandır. İnsanların yaşaması, üremesi ve dünyâ için çalışmaları için yaratılan nefsin azgınlıklarını, taşkınlıklarını frenlemeleri, ona hâkim olup zararlarını önlemeleri için, insanlarda akıl da yaratılmıştır. Akıl, iyiyi, kötüyü inceleyerek, ikisini birbirinden ayıran bir kuvvettir.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Allahü teâlânın kendi üzerindeki hakkını, hiçbir zaman ödeyemeyeceğini, kendisine nasîb edilen sayısız ni’metlerin, hayırlı işlerin şükrünü yapmaktan âciz olduğunu anlar, işte bu anlayışa erişen kimse, Allahü teâlâya hakkı ile kulluk etmeye başlar. Kalbinde tam bir tevhîd hâsıl olur. Gönlündeki ma’bûdlar teker teker yıkılıp gider. Hâlleri ve yaşayışı güzelleşir. Cennette olanların yaşayışı gibi, hep Allahü teâlâ ile beraber olarak yaşar. Daha dünyâda iken, Cennet hayâtı yaşamaya başlar. Buraya kadar sayılan bu güzel huyların hepsi, peygamberlerin, sıddîkların, evliyânın, sâlih kulların, ilmiyle amel eden âlimlerin ahlâkıdır.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Güzel ve tatlı nasihatlerle, insanlar birbirini doğru yola çağırırlar. Artık bundan sonra, cenâb-ı Hakkın rızâsına kavuşmak isteyen bir kimsede, nazlanmak kalmaz, korku başlar. Bu korku ondaki hâllerin iyiliğe çevrilmesi sebebiyledir. Kendisinde iyi hâllerin meydana çıktığı kimse, kusurunu bildiği ve aczini anladığı için korkar. O bilir ki, kusûrları hesaba sığmayacak kadar çoktur.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Kalb temizlenip, nefs doğru yola girince, insanın her hâli değişir. Artık kimsenin ayıpları görülmez olur. Gözler, insanların hep iyi hâllerini görür. Onlara karşı kalbde bulunan katılık, acıma duygusu, şefkat ve merhamete dönüşür. Kin, hased gibi düşmanlıklar terkedilip onlara nasihat etmek, hep iyilik yapmak duyguları hâsıl olur. İnsanlar arasında düşmanlıklar tamamen ortadan kalkıp, herkes birbirine nasihat etmeye başlar.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Kötü huylar gidip, yerini iyi huylar alınca, kalbden şek ve şüphe kalkıp, yerini tasdîk alır. Şirk yok olur. Gizli ve aşikâr olarak Allaha ortak koşulmaz. Kalbde ve bütün a’zâlarda Allahü teâlânın tevhîdi, ya’nî O’nu, eşi ve benzeri bulunmayan tek bir varlık olarak tanımak hâsıl olur. Dilde çekişme ve kalbdeki niza duygusu yok olup, Hakka teslimiyet meydana gelir. Başa gelene ve emredilene kızmak ve i’tirâz etmek şöyle dursun, tam teslimiyet hâli hâsıl olup, cenâb-ı Hakkın takdîr ettiği her şeye râzı olunur. Her iş, Allahü teâlâya ısmarlanır. Gaflet sona erer, cenâb-ı Hakka yakınlık ve her ân O’nunla olmak düşüncesi hâsıl olur. Tefrikadan kurtulup, cemiyyete, ya’nî Allahü teâlânın dostları ile bir ve beraber olmaya çalışılır. Tabiatındaki sertlikler, kabalıklar kırıcı ve incitici davranışlar yok olup, onların yerini yumuşaklık ve latifeler, güzellikler ve tatlılıklar alır.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Bütün güzel huylar kalbden, kötü huyların tamâmı ise nefsten doğar. İyi huylu olmak istediğini söyleyen doğru sözlü bir kimse, hemen nefsini tezkiye edip, dînin emir ve yasaklarına itaat eder bir hâle getirmeli, kalbini de tasfiye edip, Allahü teâlâdan başka şeylerin sevgisini ondan çıkarmalı, bütün günahlardan ve kötü düşüncelerden temizlemelidir. Tâ ki böylece, kötü huylar, güzel ahlâka çevrilmiş olsun.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Nefsime uyarak işlediğim kusurlarımdan dolayı, her ibâdetimde alıp verdiğim nefeslerimin sayısınca Rabbime istiğfar eder, O’ndan bağışlanmamı taleb ederim.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Sen, kendine yardım etmediğin zaman, başkaları, seni harcamak için sebep araştırıp durmaktadır.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Bir ân Rabbinden gâfil olma! Rabbine karşı kulluk vazîfesini yerine getirirken, yaptığın ibâdetlerde de gâfil olmaktan sakın, ibâdetlerin zâhiri, dış şekilleri ile uğraşıp dururken, ibâdette asıl gaye olan Rabbini unutmaktan da çok sakın!”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Sadâkatin alâmetine gelince; fânî olan her şeyden soyunmak, ya’nî onlara bağlılığı kalbden çıkarmak ve ebedî, sonsuz var olana bağlanmaktır. Görünüşte var olan her şey, zâten yok olacaktır. Kalbinin mahlûkata meylettiğini fark ettiğin zaman, orada şirk var demektir. Ondan şirki temizlemeye bak, kalbini şirkten uzak tut. Kalbinde dünyâya karşı bir meyil gördüğün zaman, orada bir şek, şüphe var demektir. Derhal ondan kalbini temizle!


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Kalbde tevhîdin, tek olan Allaha bağlılığın bulunduğunun alâmeti; O’nunla beraber bir ikincisinin olmadığını her ân müşâhede etmektir. Bu da, ancak Allahü teâlâdan korkmak ve her şeyi O’ndan ümîd etmekle anlaşılır.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Kalbin temizlenmesi, Allahü teâlâdan başkasına orada yer vermemekle ve tam bir sadâkat ile olur. Kalbin bozulması da, Allahtan başkasına gönül bağlamak, başkalarını O’na ortak koşmakla ve riya, gösteriş yapmakla olur.


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Dâima Allaha istiğfar edici olman lâzımdır. O’na istiğfar etmekten, yalvarıp bağışlanmanı istemekten âciz kalırsan; o takdîrde, Allahü teâlâ ile meşgûl ol, dâima O’nu hatırla. Bundan da âciz kalırsan, Allaha tâat ile, O’na kulluk ile meşgûl olmalısın. ”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    Kafanda ve kalbinde yer eden lüzumsuz hâtıralarla oyalanıp durmaktan sakın. Böyle olan düşüncelerden keder meydana gelir. Çok kerre kederden de gaflet hâsıl olur. Böyle olunca da, insanda nefsânî arzular harekete geçer. Bu istek kuvvet bulunca, boş ve faydasız şeylerle uğraşmak arzusu hâsıl olur. Bu arzular galip gelince, kalb zayıflar ve nûru söner. Çok defa tamamen telef olur ve akıl ondan sıyrılıp gider. Artık bundan sonra, sanki kalbin üzerine bir perde gerilmiş olur.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Bir kimse, seni dünyalık olan şeylerle anar ve senin yanında onları överse, ondan kaçın! Yine bir kimse, Rabbine karşı senin gaflete dalmana sebeb olursa, ondan yüz çevir, derhal ayrıl. Kalbinde dünyâ sevgisini doğuran her türlü maddî düşünceyi ve buna benzer meşgaleleri kalbinden söküp at. Seni, Allahü teâlâyı hatırlamaktan alıkoyan her ne olursa olsun, bundan yüz çevir! ”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Bir menfaatinden dolayı sana yaklaşan kimseyi gördüğün zaman, onu töhmet altında bulundur, ya’nî onu yanına yaklaştırma, kendin için onu tehlikeli kabûl et!”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Kendine nasihat edip doğru yolda bulunmayan kimse, sana nasihat edemez. Kendisini aldatan o kimsenin, seni de aldatmasından kork, ondan emîn olma!”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Taleb, zâhirin, ya’nî beş duyu organımızın matlûbu ise bâtının, ya’nî kalbin meşgalesidir. Duyu organlarımızın selâmeti, düzelmesi, kalbin düzelmesi ile mümkündür. Kalbin selâmeti de, dışımıza bağlıdır. (Göz, kulak, gibi duyu organlarımız ne ile meşgûl olursa, kalb de onunla meşgûl olur.)”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Bir kimse, devamlı olarak hakkı, doğruyu öğrenmeyi taleb etmekle meşgûl olursa, Allahü teâlânın râzı olup beğendiği hak yoldan sapmaması kuvvetle umulur. Yine bir kimsenin meşgalesi, matlûbu (aradığı maksadı) olursa, bunun da bir duraklama olmadan yoluna devam etmesi umulur.”


  • Ebüssü’ûd bin Ebi’l-Aşâir (Rahmetullahi aleyh)

    “Hak yolunda bulunmak isteyen ve sözünün eri olan bir kimsenin devamlı olarak kitabını kalbinde taşıması lâzımdır?” (Ya’nî, Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına dâima uymalıdır.)


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Âlimler meclisindeki usûl ve kâidelerden biri de, menkulat (nakil esâsı) dışında bahis açmamaktır.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Dünyâdan ve dünyâ ehlinden tamamen uzaklaşmaz isen, velilik kokusunu alamazsın.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Kalbinde dünyâ sevgisi taşıyanın takvâsı yoktur.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “En büyük günahlar ikidir: Biri dünyâ sevgisi, diğeri bilmediği bir işin başına isteyerek geçmek.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Resûlullahı rü’yâda gördüm. “Ben, ilmi olanlardanım. Ama senin durumun müsâid olmayınca, Allah katında, benim de sana bir fâidem dokunmaz. Ya’nî şefaatimden fâidelenmek arzusunda isen, amele sımsıkı sarıl” buyurdu.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Bana şöyle bir nidâ geldi: Kerâmetimin sende zâhir olmasını istiyorsan, bana ibâdet ve tâate sarıl, isyan etmekden sakın!”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Şu üç şey bir insanda mevcût olursa, ona ilmin asla bir faydası olmaz: 1. Dünyânın fâidesiz şeylerine aşırı bağlılık. 2. Âhıreti hatırdan çıkarmak. 3. Fakir olmaktan korkmak.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “İki iyilik vardır ki, onlar bulunduğu sürece, çok da olsa kötülüklerin zararı dokunmaz. Biri Cenâb-ı Hakkın kaza ve kaderine râzı olmak, diğeri Allahü teâlânın kullarına iyi muâmele etmek.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Allahü teâlâya hakkıyla îmân ve Resûlüne tâbi olmaktan daha büyük kerâmet yoktur.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “İlmi arttıkça günahı artan kimse, şüphesiz ki helak içindedir.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Günahların bağışlanması ve başa gelen belâlardan korunmak için en güzel sığınak, istiğfardır.”


  • Ebü’l-Hasen-i Şâzilî (Rahmetullahi aleyh)

    “Kalb huzûrsuzluğuna tutulmamak, eleme uğramamak ve günahlardan temizlenmek istersen, iyi hayırlı işlerini çoğalt.”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    Evliyâdan ba’zılarının, “Velî, yirmi sene müddetle soldaki meleğe hiçbir günah yazdırmadıkça tam velî olamaz” sözü hakkında buyurdu ki: “Bunun ma’nâsı; yirmi sene ondan hiç günah sâdır olmaz demek değildir. Belki de bunun ma’nâsı, günah işlemekte ısrar etmez, günaha devam etmez, günah işlemiş olsa bile, vakit geçirmeden derhal tövbe ve istiğfar ederek o günahı yazdırmaz demektir.”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “Eğer sana, “Allahü teâlâdan korkuyor musun?” derlerse, “Evet Allahü teâlânın kalbime koyduğu korku miktarınca Allahü teâlâdan korkarım” de!” Allahü teâlâyı seviyor musun? derlerse, yine böyle cevap ver!”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “İnsanların bağlandıkları çok ebepler, vâsıtalar vardır. Bizim sebeblerimiz: îmân ve takvâdır.”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “Allahü teâlâya yemîn ederim ki, üstünlük ve şerefi, mahlûklardan birşey beklememekte buldum. Birgün köpek gördüm. Yanımda bulunan emeği, yemesi için önüne koydum, hiç iltifât etmedi. Ben bu hâline hayret derek, ekmeği ağzına yaklaştırdım. Yine hiç iltifât etmedi. Ya’nî mahlûklardan birşey beklemiyor ve mahlûklardan gelen birşeyi kabûl etmiyordu, o sırada gizliden bir ses duydum, köpeğin, kendisinden daha zâhid olduğu kimseye yazıklar olsun!” diyordu.”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “Dünyâsını düzeltmek veya âhıretini düzeltmek için değil de, yalnız Allahü teâlânın rızâsı için çalışan kimseyi, Allahü teâlâ ıslâh eder, düzeltir


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “Allahü teâlâdan korkan, haram ve şüphelilerden çok sakınan, emirlere tam uyan kimse, Allahü teâlânın kendisini koruduğu kimsedir.”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “Evliyâlık yolunda bulunan bir kimse, ortaya çıkmak, meşhûr olmak, herkes tarafından tanınmak isterse, şöhretin kölesi olur. Gizli kalmayı, bilinmemeyi istiyen, gizliliğin kölesi olur. Kim de Allahü teâlâya kul olmak arzusunda ise ve başka bir niyeti yoksa, ya’nî evliyâlık yolunda bulunmak da’vâsında samîmi ise, o kimse için, meşhûr olmak ile gizli kalmak aynıdır.”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “Bir zâlimle işbirliği yapmağa taraftar olan kimse de zâlimdir.”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “Allah tarafından O’nun dînini kullarına anlatmak vazîfesi alanın konuşması, çok te’sîrli olur. Âdetâ, onun üzerinde nûr parlar. Başkalarının konuşması ise, sönük ve te’sîrsiz olur.”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “Şâzilî hazretlerinden dinledim. “Allah katında veliliği sabit olan bir kimse, ölümden korkmaz” buyurdu.”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “Fakîh (fıkıh âlimi), kalb gözünden gaflet perdesi kalkan kimsedir.”


  • Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (Rahmetullahi aleyh)

    “Peygamberlerin hepsi (aleyhimüssalâtü vesselâm), rahmetten yaratılmışlardır. Bizim Peygamberimiz ise ( aleyhisselâm ) rahmetin kendisidir.”


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    Bil ki, Allahü teâlâ bir kulunu severse, onu bu dünyâdaki arzulardan sıyırır.Her kime cenâb-ı Hak i’tibâr ederse, o, hakîkî âlemde çok kârlı olur.


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    İnsan, beden kafesinde mahpus olan rûhunu, nefsinin elinden azâd etmelidir.


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    Gözyaşı dök ki, ağlayanlara şefkatin olsun. Rahmet dilersen, zayıflara merhamet et.


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    Su bulunan yerde yeşillik olur. Gözyaşı, Allahü teâlânın rahmetine vesile olur.


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    Her ağlamanın sonunda gülmek vardır. Âkıbeti görenler, zevk ve safânın kölesi olur.


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    Allah rızâsı için ağlayan göz ile, O’nun için yanan gönül ne güzeldir.


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    Hak teâlâ, kimin mağfiretini arzu ederse, onu acz ve tevâzu sahibi eyler.


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    Allahü teâlâ bir kimseyi zelîl etmek isterse, önce ona sâlih kimseleri zemmettirir.


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    Mevlânâ hazretleri, ölüme, “Şeb-i Arûs = düğün gecesi” adını vermektedir. Onun için, tasavvuf ehline ölüm bir felâket değildir, güzel ve tatlı bir şeydir. Tekrar Allaha dönmek olduğundan, ancak bir sevinç vesilesidir. Tasavvufda keder ve ümidsizlik yoktur. Yalnız sevgi ve tecellîler vardır.


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    “Gurûrlu olmayınız, nefsinizle mücâdele, riyâzet ediniz, Peygamberimiz hep riyâzet çekmiş, zenginlik istememiş, arpa ekmeğini bile doyuncaya kadar yememiştir.”


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    “Az konuşmalıdır. Altı yerde dünyâ kelâmı ile meşgûl olmak uygun değildir. Bu konuşma yerleri: Mescidler, ilim meclisleri, ölü yanı, kabristanlar, ezân okunurken ve Kur’ân-ı kerîm okunurkendir.”


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    “Nefsi mağlup etmek için, onu rahatsız etmelidir, istediği şeyi vermemelidir. En te’sîrlisi, gündüzleri oruç tutmak, geceleri az uyuyup namaz kılmaktır.”


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    “Tenhâda yalnız kalınca da günahtan sakınmalıdır.”


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    “Dargınlar barışmalıdır. Önce davranan önce Cennete girer.”


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    “Helâl kazanıp helâldan yemeli, giyinmeli, çalışmalıdır. Her hareketi Resûlullaha ( aleyhisselâm ) uydurmalıdır.”


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    “Sünnet-i seniyyeye harfiyen uymak lâzımdır.”


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    Bir kimse, geçim darlığından şikâyette bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri o kimseye; “Eğer sana, a’zâlarından birini kesip, yerine bin altın verelim deseler râzı olur musun?” diye sordu. O da; “Hayır, râzı olmam” diye cevap verdi. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri de buyurdu ki: “Ey kardeşim! Madem ki râzı olmazsın, niçin geçim sıkıntısından şikâyette bulunursun? Fakirim diyorsun, bu kadar altından daha kıymetli a’zâların var iken, vücûdun sıhhatte ve afiyette iken, niçin bunları sana bedavadan ihsân eden Allahü teâlâya şükretmiyorsun? Allahü teâlâ; “Eğer kulum elindeki ni’metlerin şükrünü eda ederse, ben o ni’meti daha arttırırım” buyurdu.


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    Birbirleriyle dargın olan iki kimseyi huzûruna getirdiklerinde, onlara barışmaları için buyurdu ki: “Allahü teâlâ, ba’zı insanları su gibi latîf, mütevâzi, dâima aşağıya akıcı ve yumuşak huylu, ba’zılarını da toprak, taş gibi sert mizaçlı yarattı. Su, toprağa karışır, meyvelerin büyümesini, canlıların içerek hayatlarının devam etmesini sağlar. O sulardan rûhlara ve bedenlere gıda te’min edilip, menfaat sağlanır. Su toprağa gitmese, topraktan ve sudan lâyıkıyla istifâde edilmez. Ey Nûreddîn! Bu arkadaşın toprak hükmünde olup, yerinden kalkmaz ve barışmaz ise, sen su gibi tevâzu üzere olup, anlaş. Herkes bilir ki, iki küs olan kimseden hangisi öbüründen önce davranırsa, Cennete ötekinden önce girecektir. Daha çok sevâb kazanacaktır. Dolayısiyle, bu barışdan her ikiniz de istifâde etmiş olacaksınız.” Bunu dinleyen iki küs kimse, daha çok sevâb kazanmak gayretiyle hemen barıştılar.


  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (Rahmetullahi aleyh)

    “Ey bizi sevenler! Sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) gittiği Ehl-i sünnet yolundan yürüyüp, bu yolu ihyâ etmelidir. Allahü teâlânın sevdiği ameller, ibâdetler ile, helâl yollardan çoluk-çocuğunun ihtiyâçlarını kazanarak, râzı olunan kullar zümresine dâhil olmalıdır. Hep helâli istemeli, helâlinden yiyip, helâlinden içmeli ve helâlinden giymelidir. Söylediklerimiz, dinlediklerimiz, düşündüklerimiz hep helâl olmalı. Her hareketimizi Peygamber efendimizin hâl ve hareketlerine uydurmalıyız. Herkes, bir san’ata sahip olmalı ve din ilimlerini iyi öğrenmelidir. Talebelerimden bunu husûsen istiyorum. Bizim yolumuzda olanlara, kıyâmet günü yardımcı olur, yüzlerinin ak olmasına çalışırız. Ancak, edebe riâyet etmeyenler ve Ehl-i sünnet yoluna muhalefet edenler, kıyâmet günü bizi göremiyeceklerdir.”


  • İmâm-ı Busayrî (Rahmetullahi aleyh)

    Kasîde-i Bürde’den Seçmeler: İlâhî izin ver de âl ve Eshâbına da. Onlara tâbi olan, ehl-i takvâ’lara da. Rahmet bulutlarının, akması dâim olsun, Halîm ve kerîm kullar, rahmetine kavuşsun. Yâ Rab! Sabâ rüzgârı, esip esip durdukça. Ban ağacı dalları, sabâyla sallandıkça. Kervanbaşı o tatlı, tatlı nağmeleriyle, Develerini aşka getirdiği müddetçe, Fahr-i kâinat ile hem âl ve Eshâbına, Gönder rahmet bulutu, tâbi olanlarına.


  • İmâm-ı Busayrî (Rahmetullahi aleyh)

    Kasîde-i Bürde’den Seçmeler: Arab olan olmayan, bilcümle insanların. Efendisidir hem de, yüzü suyudur cihanın. Kötülüğü yasaklar, emreder iyiliği, Bir ilâhî emirdir, emir ve nehiyleri. O Server, Rabbimizin öyle bir kuludur ki, Her tehlike ânında, umulur şefaati. O öyle bir Resûl ki, Allaha ibâdete, Çağırır insanları, O’na uyun elbette. Hiç kopmayan sağlam bir ipe yapışmış gibi. Emniyette hisseder, rahat bulur kendini.


  • İmâm-ı Busayrî (Rahmetullahi aleyh)

    Kasîde-i Bürde’den Seçmeler: Peygamber Efendimiz, güneş gibidir bilin. Ondan ziya bulmakta nücûm-ı resûllerin. Allah O’nu ahlâkta, tezyin edip yarattı. Güzel huy, güler yüzle, bezemiştir zâtını. Latîf yaratılmıştır, gül ve çiçek misâli, Parlak ve şereflidir, Ay’ın ondördü gibi. Himmetli ve gayretli o Nebi zaman kadar, O’nun cömertliğinde, damladır okyanuslar.


  • İmâm-ı Busayrî (Rahmetullahi aleyh)

    Kasîde-i Bürde’den Seçmeler: Mübârek bedenini kucaklayan toprağın, Kokusu misk-ü amber gibi hoştur, inanın. Ne mutlu o toprağı, koklayıp öpenlere, O mübârek kokuyu sineye çekenlere.


  • İmâm-ı Busayrî (Rahmetullahi aleyh)

    Kasîde-i Bürde’den Seçmeler: Takatimiz üstünde, bize yük yüklemedi, Baş ve göz üzeredir, emir ve nehiyleri. Hakîki değerini, anlatmaktan âciziz. Bu yönüyle övmekten, yeğdir sükût etmemiz.


  • İmâm-ı Busayrî (Rahmetullahi aleyh)

    Kasîde-i Bürde’den Seçmeler: Hazret-i Muhammed’in, kerem yağmurlarından. Bir damla almak ister, bilcümle peygamberân. Zâhirî ve batınî, rûhanî ve cismânî. Varlıkların hepsinden O’dur Hakka sevgili. Hudutsuzdur zâtının fazilet ve kemâli, Mümkün değil anlatmak, dil ile kemâlini. Eğer Resûlullahın cümle mu’cizeleri, Büyüklüğünü dile getirebilse idi, Mübârek isimleri anıldığı zamanda. Hep çürümüş kemikler dirilirdi bir anda.


  • İmâm-ı Busayrî (Rahmetullahi aleyh)

    Kasîde-i Bürde’den Seçmeler: Selem ağaçlarının bulunduğu yerdeki. Peygamber, dostlarını yâd mı ağlatan seni? Medine rüzgârı mı, söyle seni ağlatan? Gece çakan şimşek mi yoksa İdem dağından? Gözlerine ne oldu, dur dedikçe akmakta? Kendine gel dedikçe, kalbin coşup yanmakta?


  • Burhâneddîn Zernûcî (Rahmetullahi aleyh)

    Ömrün uzamasına sebeb olan husûslar: 1. Başkalarına devamlı iyilikte bulunmak. 2. İnsanlara eziyet etmeyi terk etmek. 3. Yaşlılara karşı saygılı olmak. 4. Akrabaya karşı iyilikte bulunmak ve onları ziyâret etmek. 5. Zarûret olmadıkça yaş ağaçları kesmekten sakınmak. 6. Abdesti sünnete uygun ve âdabı ile almak. 7. Namazları ta’dîl-i erkânına uygun kılmak. 8. Büyük bir saygı ile Kur’ân-ı kerîm okumak. 9. Sıhhat kaidelerine riâyet ederek kendini zararlı şeylerden korumak.


  • Burhâneddîn Zernûcî (Rahmetullahi aleyh)

    Zenginliğe sebeb olan husûslar: 1. Sadaka vermek. 2. İşe erken başlamak. 3. Güler yüzlü olmak. 4. Hoş sözlü olmak. 5. Evin etrâfını süpürmek. 6. Namazını, büyük saygı ve korku ile, Allahü teâlâya karşı boyun eğerek, ta’dîl-i erkânına riâyet ederek, vâciblerini, sünnetlerini, âdabını yerine getirerek kılmaktır. 7. Kuşluk namazını kılmak. 8. Ezandan önce mescidde bulunmak. 9. Devamlı abdestli dolaşmak. 10. Sabah namazının sünneti ile, vitir namazını evde kılmak. 11. Dünyâ ve din için faydası bulunmayan boş sözler konuşmamak. 12. Sabah namazından sonra yetmiş kere “Estağfirullah” demek. 13. “La havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm” sözünü çok tekrarlamak. 14. Her Cum’a günü yetmiş kere “Allahümme agninî bihalâlike an harâmike ve ekfinî bifadlike ammen sivâke” duâsını okumak.


  • Burhâneddîn Zernûcî (Rahmetullahi aleyh)

    Fakirliğe sebeb olan husûslar: 1. Yalan söylemek. 2. Ayakta bevl etmek. 3. Cünüb iken yemek yemek. 4. Çıplak olarak yatakta yatmak. 5. Bir yere yaslanarak yemek. 6. Ekmek ufağını hor görüp basmak. 7. Soğan ve sarımsak kabuklarını ateşe atmak. 8. Gece vakti ev süpürmek ve süprüntüleri evde bırakmak. 9. Yaşlı insanların önünde yürümek. 10. Ana-babayı adı ile çağırmak. 11. Eline geçirdiği ağaç ve süpürge çöpü ile dişini karıştırmak. 12. Kapı eşiğinde oturmak. 13. Elbisesini üzerinde dikmek. 14. Evde örümcek yuvası bırakmak. 15. Elini balçıkla yıkamak. 16. Bevl ettiği yerde abdest almak. 17. Çanağı ve çömleği yıkamadan yemek koymak. 18. Aç iken soğan yemek. 19. Sabah namazını kılınca mescidden acele ile çıkmak. 20. Pazara erken gidip, geç dönmek. 21. Yoksul kimseden ekmek satın almak. 22. Babaya ve anaya kötü duâda bulunmak. 23. Kap kaçağı örtüsüz bırakmak. 24. Çırayı ve mumu üflemek. 25. Her işe Besmelesiz başlamak. 26. Pantalonu ayakta giymek.


  • Burhâneddîn Zernûcî (Rahmetullahi aleyh)

    Unutkanlığa sebeb olan husûslar: 1. Allahü teâlâya karşı işlenen kötülükler. 2. Günahların çok olması. 3. Düşünce ve üzüntünün çokluğu. 4. Dünyâ işleri ile çok ilgilenmek ve çok meşgûl olmak. Dünyâ işleri ile lüzumundan fazla uğraşmak, insanın sıhhatine zararlıdır. Dünyâ işleri kalbi karartır. Âhıretle ilgili işler ise kalbi nurlandırır ve namaz kılarken te’sîrini gösterir. Namazını gönül hoşluğu ile kılar ve kıldığı namazdan lezzet duyar.5. Ekşi elma yemek. 6. Asılmış olan kimseye bakmak. 7. Kabir taşları üzerindeki yazıları okumak. 8. Yakaladığı biti öldürmeden yere atmak. 9. Ense çukurundan şişe ile kan aldırmak.


  • Burhâneddîn Zernûcî (Rahmetullahi aleyh)

    Hâfızayı kuvvetlendiren husûslar: Okuduğunu aklında tutmanın en kuvvetli sebebleri şunlardır: 1. Derse gayretle çalışmak. 2. Derslere devam etmek. 3. Az yemek yemek. 4. Gece kalkıp namaz kılmak. 5. Kur’ân-ı kerîm okumak, İslâm âlimlerinden birisi şöyle buyurmuştur: “Yüzüne bakarak Kur’ân-ı kerîmi okumaktan daha çok hafızayı güçlendiren bir şey yoktur.” 6. Kitap okumaya başlarken Besmele çekmek. 7. Kitabı kaldırırken şu duâyı okumak: “Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi velâ ilahe illallâhü vallâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm-il-azîz-il-alîmi adede külli harfin kütibe ve yektübü ebed-el-âbidîne ve dehr-ed-dâhirîne.” 8. Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) çok salevât getirmek. 9. Kötülükleri terk etmek. 10. Misvak kullanmak. 11. Bal şerbeti içmek. 12. Aç karnına, her sabah yirmibir adet siyah üzüm yemek. 13. Balgamı azaltan bütün yiyecekler de hafızayı kuvvetlendirir.


  • Burhâneddîn Zernûcî (Rahmetullahi aleyh)

    Takvâ sahibi bir kişi olmak için şunlara dikkat etmelidir: 1. Allahü teâlâya yakın olmalı ve ondan çok korkmalıdır. Allahü teâlâya, ibâdet etmek sûretiyle yaklaşılır. 2. Çok konuşmaktan sakınmalıdır. 3. Dedikoducu insanlarla oturmamalıdır. Bir fıkıh âlimi, bir talebesine şöyle tavsiyede bulundu: “Başkalarını dedikodu eden, çok konuşan kimselerle oturup kalkmaktan sakın!” 4. Talebeler; bozuk, isyankâr ve vaktini boşuna harcıyan kimselerden sakınmalıdır. 5. Mazlûm kişilerin bedduâsından sakınmalıdır. Çünkü mazlûm kişilerin bedduâsı, Allahü teâlânın indinde kabûl olur.


  • Burhâneddîn Zernûcî (Rahmetullahi aleyh)

    Bir müslüman hakkında sû-i zan etmekten sakınmalıdır. Sû-i zan, kötü niyetten doğar. Âlim Ebü’t-Tayyib şöyle buyurmuştur: “Kişinin işi kötü olursa, zannı da kötü olur. Böyle insan, âdet hâline getirdiği vehim ve kuruntuları tasdîk eder. Düşmanlarının sözü ile dostlarına düşmanlık eder. Sevdikleri hakkında gece karanlığı gibi şüpheye düşer.”


  • Burhâneddîn Zernûcî (Rahmetullahi aleyh)

    ilim sahibi, şefkatli ve nasihat veren bir kişi olmalı, hasetçi olmamalıdır.


  • Burhâneddîn Zernûcî (Rahmetullahi aleyh)

    İlim öğrenirken dikkat edilecek husûslar: 1. Dersi saygı ile dinlemelidir, ilim öğrenen bir talebe, bir konuyu hocasından bin defa dinlemiş olsa, yine o konuyu hocası anlatsa saygı ile dinlemelidir. 2. Talebe, hocasına sormadan kendi başına bir ilim dalı seçmemelidir. Zîrâ hoca, öğrencisinin kabiliyetine göre hangi ilmi öğrenmesi gerektiğini daha iyi bilir. 3. Talebe dînî yönden kötü sayılan davranışlardan sakınmalıdır. 4. Talebe, kötü ahlâklar içinde bilhassa kibirli olmaktan ya’nî kendini büyük görmekten sakınmalıdır.


  • Burhâneddîn Zernûcî (Rahmetullahi aleyh)

    Talebe, hocasının karşısında şunlara dikkat etmelidir: 1. Hocasının önünden yürümemelidir. 2. Hocasının yerine, makamına oturmamalıdır. 3. İzin almadan hocasının yanında konuşmamalıdır. 4. Hocasına müsait zamanlarda soru sormalıdır. 5. Derse vaktinde gelmelidir. 6. Hocanın, Allahü teâlâya isyana sebep olmayan emirlerini yerine getirmelidir. Fakat Allahü teâlâya isyan söz konusu olduğu zaman, kula itaat yoktur.


  • Burhâneddîn Zernûcî (Rahmetullahi aleyh)

    Hocaya saygı göstermek, ilme saygı göstermektir. Hazreti Ali şöyle buyurmuştur: “Hoca hakkını, her müslüman üzerine, korunması çok lüzumlu olan en büyük bir hak olarak gördüm.” Üstünlüğü yüzünden, öğrettiği her harfe karşılık, hocaya bin dirhem para hediye edilse azdır. Ya’nî hoca hakkı ödenilemez. Çünkü kişiye, dînî konularda muhtaç olduğu her harfi öğreten kişi, dînen onun babası sayılır.


  • Burhâneddîn Zernûcî (Rahmetullahi aleyh)

    Bilinmeli ki, ilim taleb eden, ilme ve hocasına saygı göstermedikçe, ilme kavuşamaz ve öğrendiği bilgiden faydalanamaz, ilmi elde etmede maksadına ulaşanlar, ancak ilme ve hocaya saygı ile ulaşmışlardır, ilimde gayesine ulaşamayanlar ise, ancak bu duruma, saygıyı terk ettikleri için düşmüşlerdir. Bir İslâm âlimi şöyle buyuruyor: “Saygı tâattan hayırlıdır.” Öyle ki, insan Allahü teâlâya isyan etmekle, günah işlemekle kâfir olmaz, ama Allahü teâlânın emir ve yasaklarını küçümsemek sûretiyle saygısızlıkta bulunursa kâfir olur.


  • Burhâneddîn Zernûcî (Rahmetullahi aleyh)

    “Kötü arkadaş, zehirli yılandan daha kötü ve daha zararlıdır. Mekândan münezzeh olan Allahü teâlânın hakkı için, kötü arkadaş Cehenneme götürür.” iyi arkadaş edin ki, onun vasıtasıyla Cennetin yolunu bulasın. Bu konuda: “Eğer ilmi ve ilim ehlini veya gâibte bulunan bir kimseden haber veren bir şâhid arıyor isen, toprağı örnek al, ona i’tibâr et! Toprağı nasıl anıldığı vasıfla tanıyor isen, seçeceğin arkadaşı da arkadaşından tanı denilmiştir.”


  • Ehlisunnetyolu.com